"Made in Pentagon"

"Made in Pentagon"

Ertuğrul Özkök silah kaçakçılığı konulu yeni bir Hollywood filminin jeneriğindeki Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Necdet Özel görüntüsüne dikkat çekince, “Hollywood ve algı operasyonu” diye bir şeyden konuşur oldu pek bilmiş cahillerimiz.

Müjdat Gezen Sanat Merkezi’nde son beş yıldır “Sinema ve İmaj Yönetimi” dersi veriyorum.

2010 Antalya Film Festivali’nde verdiğim “Tanklar, Sinema ve Hollywood” başlıklı konferansımdan sonra Müjdat Gezen, “Keşke herkes bu konferansı izleyebilse” dedikten sonra eklemişti: “Bizde bu dersi verin.” 

Hollywood, Pentagon ve Washington üçlüsü ayrı düşünülemez.

Üçlünün temel misyonu, ABD algısını küresel ölçekte olumlamaktır.

Holywood’un adı da kapalı devrede “propaganda makinesi”dir.

ABD ve askerleri iyi, onların karşısında yer alan herkes kötüdür, “Platoon” türü birkaç eleştirel filmi saymazsak.

Uzaylılar neden hep ABD’ye iniyor sanıyorsunuz?

Ya da neden dünyayı yaratıkların işgalinden hep ABD’liler kurtarıyor?

Neden tüm Hollywood filmlerinde Ruslar şişko, çirkin, kötüdür ve bütün Rus kadınları entrikalar kraliçesidir?

Ya da hiç dikkatinizi çekti mi, Jurasic Park’ın son sahnesinde, adadaki topu topu beş kişiyi kurtarmaya neredeyse koca bir ordunun neden geldiği?

Kaçımız Los Angeles’da, Pentagon’un bir bürosu olduğundan ve senaryolara göz attığından haberdar?

Bu konuda o kadar çok kitap var ki, dilerseniz “Tanklar ve Sözcükler”e bakabilirsiniz. 

Peki kaçınızın dikkatini, son yıllarda “Türkiye’de Hollywood filmi çekiliyor” diye böbürlendiğiniz, tarihi Kapalı Çarşı’nın çatısını mahvetmek pahasına çekilen filmlerdeki Türkiye çekti?

Hollywood, Pentagon, Washington işbirliğinin geldiği noktadan ABD entelektüellerinin bir kısmı o kadar rahatsız ki, filmlerin sonuna “Made in Pentagon” yazılması gerektiği görüşündeler.

İnsanın canını en çok ne sıkıyor biliyor musunuz?

Ergenekon kumpası sürecinde, “Nefes” filminin suç unsuru olarak dava dosyasına girmiş olması.
 

“DEĞERSİZ…”


Anıtkabir’e oyun parkı yapılınca ortalık ayağa kalktı. Kalkmalı da.

Ve fakat.

Kalabalığın gidip salıncakları sökmesiyle birlikte parkın kaldırılmasıyla yaşanan iç rahatlaması, meselenin özünün üzerini örtüverdi.

Hep öyle oluyor.

Hep gözümüze sokulana takılıp, ardımızdan çevrilene bakmıyoruz.

Anıtkabir’deki oyun parkıyla “Hava Kuvvetleri imamı” Adil Öksüz benim için aynı kapıya çıkıyor.

Medya durumu öyle palazlandırıyor ki, sanki şu imamı yakalasak FETÖ sorunu tümden çözülecek!

Sanki FETÖ’nün her şeyinden tek bu imam sorumlu.

Konuyu bu kadar kişileştirmek beni korkutuyor işin doğrusu.

Keza, Anıtkabir’e yapılan oyun parkı da öyle sinirlendirip hiddetlendirmiyor.

İsyana sürüklemiyor.

Fazlasıyla korkutuyor.

Mesele üç beş plastik oyuncaktan çok daha derin.

Medyanın “bir kargo şirketi” diye geçiştirip reklam korkusundan isim vermediği şirket MNG Kargo. Markayı “iyi”de ifşa ediyorsan “kötü”de de edeceksin.

Adını doğru koyarsak, kurumların iletişim yönetimindeki sığlıklarının küçük bir örneğini yerine koymuş oluruz.

İşte orada da meselenin özü duruyor: Değersizleşmek.

Topyekûn değerlerimizden vazgeçtik.

Biz”i “biz” yapan ortak değerlerimiz bir ırmakla sürüklenip gitti.

Aynı anda aklımıza geldiğinde aynı şekilde saygı duyacağımız kavramlar olmayınca da, üzerine dizilip birbirimize bağlandığımız ip çözüldü, bir millet, bir ulustan çok insan güruhuna dönüştük.

Önce “senin saygı duydukların” ve “benim saygı duyduklarım” diye ayrıldık.

Sonra kendi saygı duyduklarımızı dokunulmaz kılıp, diğerinin saygı duyduklarını aşağılar olduk.

Uygarlığın, kendi saygı duyduklarımıza gösterdiğimiz özen kadar diğerinin saygı duyduklarına özen göstermek olduğunu unuttuk.

Anıtkabir elbette benim dokunulmazım ancak, değerleri erimiş bir dünyada “dokunulmaz değer” de kalmıyor.

Kargo şirketinin yöneticileri için de, Anıtkabir sorumluları için de Anıtkabir’le, AVM arasında bir fark işte o yüzden yok.

Yani. Demem o ki, mesele oraya yerleştirilen plastik salıncaklardan çok daha derin.

Mesele, bizi ulus yapan değerlerimizin elimizden çekilip alınması.

Böyle olduğu için de Adil Öksüz’leri kovalamaya devam edeceğiz.

BİRAZ DA GAYRİ CİDDİLEŞELİM

Duman’ın solisti Kaan’ın eşinden boşanmasına bahane olan sevgilisi Kıvılcım “Yakında evleneceğiz” açıklaması yapmış.

Oldum olası, adamları eşlerinden boşatıp üstüne bir de nikâh kıydıran kadınlardan tırsarım.

Akıllarına koyduklarını kesinlikle yapacak zekalârını korkutucu bulurum.

Solistin manken eski eşi, bir süre önce “Kaan’ın bir daha evleneceğini sanmıyorum” demişti.

İşte bu Kıvılcım, hiç evlenmeyi düşünmüyorduysa bile, o gün adama imza attırmayı yazmıştır bir yere.

Zira. Yeni kadın zaferi eksiksiz yaşamak ister.

Siz siz olun, boşanırsanız ağzınızdan karşı tarafı kışkırtıcı ifadeler çıkarmamaya bakın.

Konunun, bir iletişimci olarak bana göre önemi budur.

AKLIMDA KALAN

Memet usta ile şef Massimo arasındaki fark: Benim tanıdığım bir Memet usta var, aşçı. Öyle yemekler yapar ki, her yalayıp yuttuğum tabaktan sonra, kendisine yalvaran gözlerle bakarım. O da tarifini istediğimi bilir, kafayı az yana eğip, “Veririm de bu yemek az kişiye yapılınca o kadar lezzetli olmaz” der. Nasıl olursa olur, hep haklı çıkar. Ama onun üstüne aşçı tanımam. Buna rağmen kendisi ortalama bir kurumda, aylık cüzi bir maaşla çalışır. Onun da kafasında aşçı takkesi, üzerinde ismi yazılı önlüğü vardır İtalyan şef Massimo gibi. Yine de Massimo’nun havasının yanında bizimki ezik mi ezik kalıyor. Bizimkinin yemekleri daha güzel, az silkelesen Massimo’dan bile kesinlikle yakışıklıdır. Yine de sosyeteden kadınların İtalyan şeflerle evlenip, sanki kraliyet ailesine gelin gitmiş havasında takılmalarını bir türlü anlamıyorum. Mengenli aşçı kızlarını istese “Bizi rezil ettin” diye haykırırlar, damat Massimo olunca salına salına dolanırlar. Milletçe ezik geldik ezik gidiyoruz gibi bir şey bu.