YAZARLAR

Acımasız Dünya Sendromu ve toplumsal şiddetin yükselmesinde medya etkisi!

Şiddetin marjinalleştiği, insana insanca davranmanın normalleştiği günleri görmemiz dileğiyle...

Acımasız Dünya Sendromu, (bazı çevirilere göre Kötü Dünya Sendromu) ünlü Amerikalı İletişim Profesörü George Gerbner'a ait olan bir teori. Doğrudan televizyon olgusu üzerinden hareketle ortaya atılan bir teori. Yani iletişim ve medyanın temel bir eleştirisini kapsayan bir kavram.

Bu kavramlaştırma; içerisinde hem bir etkiler olgusunu hem de bir eleştiriyi barındırıyor. Etkiler olgusundan kastım zaten çalışmanın sahibinin de ser levha olarak seçtiği “Cultivation Theory” Ekme Teorisi ile direkt ilişkili. Ekme Teorisi, toplumun televizyon eli ile nasıl sosyal değişime ikna edildiğini açıklayan bir teori.

Eleştiriden kastımı ise; medyanın topluma olumsuz etkileri üzerinden açıklayabilirim. Buna da Gerbner'ın toplumsal şiddetin artmasında televizyonun etkisini ele alan araştırmalarını örnek gösterebilirim.

Bu son derece akademik çalışmaların sahibi olan Gerbner'ı neden anlattığımı az çok tahmin edebilirsiniz. 

Toplumda sürekli olarak var olan ama son zamanlarda gündeme daha sık gelmeye başlayan "kadına şiddet" veya "kadın cinayetleri" bu teoriyi okumama ve paylaşmama vesile oldu. 

Sorunun bir "kadına şiddet sorunu" olmadığını öteden beri söylerim. Sorun, toplumda hızla yükselen "şiddet"in kendisi. Bu, kendisini bazen çocuklara, bazen kadınlara, bazen çeşitli meslek gruplarına, bazen hayvanlara, bazen de herhangi birine veya bir şeye yönelik gösterebilir.

Şiddetin asıl ele alınması gereken yönü, güç ve gücün verdiği ahmak cesareti. Yani aslında kadın oldukları için kimse öldürülmüyor. Fakat kadının toplumsal anlamdaki "gücü" erkeğe göre daha az olduğu için şiddete ve cinayete reva görülüyor. Aslında kimin gücü kime yeterse kanunu gibi bir şeyden bahsediyoruz. 

Ataerkil bir toplumdan elde ettiği gücü ahmakça kullanan bazı erkekler, güçlerinin sonucunda cinayete kadar giden bir cesarete kapılıyor. Bu hakeza, çocuklara karşı ebeveynlerin ve öğretmenlerin de düştüğü bir yanlış, aynı şekilde insanların hayvanlara karşı uyguladığı şiddetin arkasında de güç olgusu var. Muktedir olanın iktidarından aldığı gücü, önce onu şımartıyor, ardından da o ahmak cesareti ile birlikte canileştiriyor.

Son zamanlarda Türkiye'de yaşanan olayların her biri ayrı bir trajediyi ve dramı kendi içerisinde barındırıyor. Mesela Şule Çet'in vahşice öldürülmesinde 25. kattan atılması gibi insanlıkla açıklanamayacak bir trajedi var. Yine intihar eden Emre'nin çocukken uğradığı taciz ve tecavüz olayları da bu arka planı açıklayan bir örnek.

Diğer olaylarda da bu trajik arka plan mevcut. Yani yaşanan tüm olayların ana nedeni "güç" olgusu... (Örnekler çoğaltılabilir)

Şiddetin böyle toplumsal bir arka planının olduğunu belirttikten sonra medyanın buradaki etkisine gelelim.

Özellikle görsel medyanın, şiddetin oluşmasındaki etkisi ciddi anlamda sorgulanması gerekiyor. Dizi ve filmlerdeki şiddet sahneleri ile ilgili çok eleştiri yapıldı fakat bu içeriklerde yer alan kadın-erkek (eş veya sevgili), ebeveyn-çocuk, insan-doğa, insan-toplum, patron-eleman, öğrenci-öğretmen ve daha birçok ilişkinin yansıtılma biçimi zihinlerin arka planında önemli bir yer ediniyor. Bu da toplumsal anlamda medyanın etki alanını genişletiyor. Hal böyle olunca da şiddet içerikli görsellerin yayılması belki ilk anda etki oluşturmuyor ama karakterleri giderek gelişen gençlerin ilerleyen dönemlerinde kendisini ortaya çıkarıyor.

Bu açıdan medyanın hem içerik üretirken hem de yaşanan olayları haber olarak servis ederken amaca binaen vermeleri daha bir önem kazanıyor. Amaç ve sonuç odaklı bir sorgulamanın ardından yayınların "şiddet uygulama cesaretini artırmaya yönelik" olup olmadığını ortaya çıkarmak gerekiyor.

Bunu yaparken yasaklama ve sansürden ziyade yapım aşamasında bulunanların hassas davranmasına ihtiyacımız var.

Mesela kadına şiddet konusu üzerinden yapılacak bir yayının (dizi, film, haber) "kadının toplumdaki gücünü artırmak ve erkek ile eşitlenmesi" amacı ile yapılması ve senaryoların ve kurgularında buna göre yapılması gerekir. Bunun tersine kadını sürekli şiddet gören, hiçbir şey yapamayan, haklarının farkında olmayan, erkeğin şiddetine boyun eğen bir prototip olarak sunduğumuzda toplumsal olarak "güç alanı" tanıdığımız erkeklerin şiddet uygulama cesaretini artırırız. Kadını ise şiddet uygulanma potansiyeli yüksek bir figür haline getiririz.

İşte tam da bunun sorgulanması ve yayıncılığın bu çerçevede yeniden düşünülmesi şart.

Yaşanan tüm şiddet olayları, ne ahlaken ne vicdanen ne insani olarak ne de toplumsal olarak kabul edilecek şeyler değildir. Kime ve kim tarafından olursa olsun şiddetin ve cinayetin bahanesi de meşrulaştırılacak bir yanı da yoktur.

Bu söylemin daha gür çıktığı; şiddetin marjinalleştiği ve insana insanca davranmanın normalleştiği günleri görmemiz dileğiyle...

Yorumlar