RÖPORTAJ

Tarık Tufan: 'İyi insan olmanın yolu kitaptan geçiyor'

İki hayat arasına sıkışmış bir karakterin, kendini, aşkını, duygularını arama yolculuğunu konu alan romanın yazarı Tarık Tufan ile Sayım Çınar özel bir söyleşi gerçekleştirdi.

Tarık Tufan: 'İyi insan olmanın yolu kitaptan geçiyor'

GAZETECİLER.COM - ÖZEL İÇERİK
SAYIM ÇINAR 
sayimcinar@gmail.com

Profil Kitap etiketiyle yayınlanan Şanzelize Düğün Salonu, son dönem çıkan romanlar arasında özel bir yerde duruyor. İki hayat arasına sıkışmış bir karakterin, kendini, aşkını, duygularını arama yolculuğunu konu alan romanın yazarı Tarık Tufan ile Sayım Çınar özel bir söyleşi gerçekleştirdi.

İYİ İNSAN OLMANIN YOLU KİTAPTAN GEÇİYOR

Hem İtibar hem Ot dergisinde yazıyorsunuz. Yazılarınızı dergilerin okurlarını düşünerek mi yazıyorsunuz, iki derginin okuru iki ayrı ucu mu temsil ediyor?

tarık tufanYazılarımı okurları düşünerek değil, kendi içinde kurduğum bağlam üzerinden yazıyorum. Ot dergisine küçük hikayeler yazıyorum. Bir mahallenin içinde, yanında, yöresinde yaşananlar. İstanbul'un bir yerine sıkışmış hayatların hikayeleri. İki ay önce yazdığım bir hikayenin ana karakterine iki, üç ay sonra bir yan karakter olarak rastlayabilirsiniz.

Biraz karanlık hikayeler oluyor genellikle. Bunun sebebini ben de bilmiyorum. Oturup karanlık bir şey yazayım diye başlamıyorum ama o mahalleye girince hikayenin doğal akışı karanlığa doğru sürükleniyor. O insanların yazgısı gibi.

Yaşadığımız mahalle, içinde yuvarlanıp durduğumuz o hengame kaderimiz oluyor ve yırtıp uzaklaşabilen çok az insan dışında, hikayelerimiz birbirine benzeşiyor. İtibar dergisinde başka türlü şeyler yazıyorum; bir kelime, bir an, bir film sahnesi, metroda kulağıma çalınan bir cümle, bir mekan, bir şiir dizesi, bir kitap, ne olursa...

Zihnimi inşa eden duygu ve olayları yazıyorum. Ama şunu kastettiğini anlıyorum; İtibar daha muhafazakar, İslami çevrelere sesleniyor, Ot biraz sol ve sola yakın mahallelerin okuduğu bir dergi. Özellikle son dönemlerde mahalleler arası mesafeler derinleşti, geçişkenlikler azaldı.

İki çevrede yayın yapan dergilere, gazetelere yazmak pek az rastlanıyor. Kendi mahallesinden tepki almaktan çekindiği için, iyi de bulsa başka dergilere yazı, şiir vermeyen yazarlar var ne yazık ki.

Bir dergide yer almanın ölçüsü nedir? İyi bulmak mı, bir cepheye ait olduğunu düşünmek mi? Son zamanlarda ölçü bir cephenin içinde yer alması. Bunun böyle devam etmesi iyi bir şey değil. Cemal Süreya'nın Sezai Karakoç için yazması ülke edebiyatı için değerli bir şeydir.

Kompleksiz bir şekilde kendimizi farklı mecralarda anlatabilmenin yollarını bulmalıyız. Edebiyatı bile bu kafayla sürdürenlerin toplumsal kutuplaşmadan şikayet etmeye hakkı yok.

"ŞANZELİZE ARTIK BU MEMLEKETİN PARÇASIDIR"

Neden Şanzelize ismini bu kadar seviyoruz, neden her şey parlak olmalı bu ülkede?

tarık tufanBen de kendi kendime bu soruyu soruyorum; neden Şanzelize ismi bu kadar yaygın bu ülkede? Neredeyse bu ülkenin alt kültür unsurlarından biri haline geldi. Barı var, pavyonu var, gece kulübü var, pastanesi var... Çağrışımlarını seviyoruz galiba. Uzakta da olsa hayallerimizi süsleyen bir tarafı var. Gitmek isteyip de gidemediğin yerleri kendi mekanında yaşatmak da olabilir. Şanzelize artık bu memleketin bir parçasıdır; Champ Êlysêes başka bir yerdir, Şanzelize başka bir yer. Gerçeklikten kopup bizim buralarda başka bir duruma evrilmiştir.

Romanın baş karakterini konuşalım. Şeyhin oğlunun sıkışmışlığı aslında sıradan Müslümanın sıkışmışlığı anlamına mı geliyor?

Modern zamanlar yeni bir ahlak biçimi, yaşama tarzı, hissetme ve ifade etme türü dayatıyor insanlara. Bir hakikatin peşinde olmak, o hakikatin bir parçasına tutunabilmek ağır bir fedakarlığın, bir yaralı olma halinin sonucunda olabiliyor. Buna talip olmak, hakikat dediğimiz yükün altına omuzlarını koyabilmek modern aklın kabul edebileceği bir şey değil. Konfor peşinde olmak varken bu yüke neden talip olsun insan? Başına gelmesi de değil, bizatihi ona talip olmak; o yaraya, o yüke talip olmak. Roman karakterinin sıkışmışlığı da doğal olarak yaşadığımız günlere özgü bir varoluş sarsıntısı. Yolda kaybolmak, karanlıkta kalmak. Kendimizi bulabilmek için önce kaybolmayı öğrenmeliyiz. Kendini kaybetmemiş bir insanın kendini bulması da mümkün olmaz. Kendini kaybetmek için de kendinin farkında olmak gerekir. Neyi kaybedeceksin? Böyle sorular sormayı çoktandır bıraktık. Benim anlattığım karakter de sıradan bir Müslüman olarak hayata dokunmaya başlıyor ve neye dokunduğunu ancak eli yanınca fark ediyor. Bu bir sıkışmışlık olarak da tanımlanabilir mi? Evet, kuşkusuz öyle. Akşam ezanıyla, Beyoğlu'nda bir meyhanenin gürültüsü arasına sıkışmak.

"İYİLİK VE KÖTÜLÜK, İNSANIN EMEĞİDİR"

Son dönemde İslamcı Erol Nasıl Çıldırdı gibi, Şatafatlı Mağlubiyet gibi kitaplar var geçmişle, geçmişin hata ve doğrularıyla yüzleşen yüzleşen. Siz kitabınızı nereye koyuyorsunuz?

Bu iki kitabı da okumadım ne yazık ki. Dolayısıyla nereye koyduğumu ancak kendi niyetim ölçüsünde anlatabilirim. Şanzelize Düğün Salonu büyük büyük cümleler kuran bir kitap değil. Tam tersine kendi içinde sürekli çatışmalar yaşayan bireyin küçük ama acıtıcı tercihleri var. Romanın bütün karakterlerinin anlattıklarından çok anlatmadıkları, içlerinde sakladıkları ve zamanla kendilerini zehirleyecek kadar birikmiş hikayeleri var. Her bir karakter ölmemek için hikayesini ortaya döküyor. Ben şimdiyi anlatıyorum. Edebiyat, elindeki silahı ötekilere değil, kendi kafana dayama biçimidir. Başkasını yargılamak, ötekilerin ne yaptığıyla ilgilenmek değil, silahı önce kendi kafana yaslamaktır. Bunu yapabilirsek insan olmak adına, hayat adına bir şeyler söyleyebilme durumuna gelebiliriz. Başkalarının ne yaptığıyla ilgilenmiyorum. İyilik ve kötülük gibi iki önemli kavramı mesele ediyorum. Kim iyi? Kim kötü? İyilik ve kötülük bir gruba ait olmakla kazanılmış değerler değil. İslamcı ya da solcu, liberal, milliyetçi olmakla iyi veya kötü olmuyorsunuz. İyilik ve kötülük, insanın emeğidir. Bakın biz ne kadar güzeliz demekle güzel insanlar olmuyorsunuz. Bunun altına bir hayat koymak zorundayız. İyi insanlar olabilmek hayatının bütününe karşılık gelen emeklerle mümkün. Uzaktan bakılınca duyarlılık gibi görünen davranışların yakınlaşınca bir kariyer planı olduğunu görüyorum. İyi, doğru ve güzelin kaynağı Allah'tır. Ben böyle inanıyorum. Bunu bir biçimde tanımlamak zorundayız ve bütün davranışlarımız da tanımladığımız ilkeler ölçüsünde değer kazanır. İyi kimdir dediğimizde bir şeyden bahsetmiş oluruz. Herkes, her zaman bu kadar haklı olamaz. Böyle düşünüyorum açıkçası. Bu kadar haklı olmayabilirsiniz!

tarık tufan

Aşk dinden, aileden, inançlardan öte bir güce mi sahip?

Ayırmak gerekir mi bu kavramları? Ayırmaya kalksak ne kadar başarılı olabiliriz? Aşksız din olabilir mi mesela? Ya da metafizikten uzak bir aşk. Modern zamanlarda aşk bir pazarlama unsuruna dönüştüğü için bazı şeyleri izah etmekte güçlük çekiyorum. Bir kavram ne kadar çok kullanılıyorsa o kadar çok anlam kaymasına uğramıştır diyebiliriz bu dönemlerde. Yaygınlık içerik boşalmasıyla birlikte artıyor. Aşksız yaşanan her hâl yarımdır diye boyumu aşan bir cümle söyleyeyim. Bunu söylerken tedirgin oluyorum ama niyetim budur en azından. Aşk olsun. Aşk hep olsun.

Türkiye edebiyatında kimleri okuyorsunuz?

Böyle sorulara cevap verdikten sonra geri dönüp çok pişmanlıklar yaşıyorum. Şimdi de öyle olacak. Cevap vereceğim ve pişman olup keşke şunu da söyleseydim, bunu da söyleseydim diye kendi kendime kızacağım. Olsun. Ayfer Tunç'u okuyorum. Şule Gürbüz'ü, Barış Bıçakçı'yı, Mustafa Kutlu'yu okuyorum. Orhan Pamuk'un yazdıklarını bekliyorum. İhsan Oktay Anar'ın kurduğu atmosfer hep ilgimi çekiyor. Niyeyse günümüz edebiyatçılarını saymaya başladım. Eskilerden de söz edeyim mi? Peyami Safa, Tanpınar ve Kemal Tahir'i seviyorum. Oğuz Atay'ı her daim okumak zarureti hissediyorum.

"DERGİLERİN SAHİCİ DUYGU VE DÜŞÜNCELERİN TEMSİL ALANI OLMASI GEREKİYOR"

Dergi furyasını nasıl değerlendiriyorsunuz? Ardı ardına dergiler çıkıyor Türkiye'de.

Popüler kültür dergileri ardı ardına çıkıyor ve epeyce de okur topluyorlar. Eğer çok abuk sabuk bir durum yoksa dergi çıkması iyi bir şeydir. Edebiyat dergileri ne yazık ki hala çok az okunuyor. Bu kötü. Beş yüz kişi okuyor birçoğunu. Bunu görmezden gelemeyiz. Popüler kültür dergilerinde edebiyat da var ama ağırlıklı olarak şöhretli isimlerin imzalarıyla satıyorlar. Bu konuda bu dergileri çıkaranlar, yazanlar olarak özeleştiri de yapmamız gerekiyor. Çok satmasını öncelerken bu dergilerde kurulan dilin geldiği yer zaman zaman sorunlu. Gerçeklikten uzak bir duyarlık kuruluyor. Bu ay kimler öldü diye takvimlere bakıp sakil duygusallıklar üzerinden bir söylem yayılıyor. Bence kendimizi eleştirmeliyiz ve bu söylemin daha sahici, edebi, derin bir dil üzerinden geliştirilmesini sağlamalıyız. Aktüel siyasi söylem üzerinden ajitatif anlatılar çok yaygın ve açıkçası bu işin kolay tarafı. "Ah ben ne kadar duyarlıyım biliyor musunuz dostlar" deyip olayların dramatik yapısı üzerinden çok okunmak istiyorlar. Bu dergilerin bir gösteri alanına dönüşmesi değil, sahici duygu ve düşüncelerin temsil alanları olması gerekiyor. Gösteri alanının önceliği alkışlardır ve ne yazık ki dergilerdeki pek çok yazı alkışın geleceği yerleri köpürtmenin peşinde. Özeleştiri zamanıdır.

Kadınlara, ilişkilere dair önemli notlar var kitapta. Okurlar nasıl karşılıyor?

Önemli bilmiyorum ama kendimce önemli. Okurların genel tepkisi "ben de böyle düşünmüştüm" şeklinde oluyor. Gözlem yapmaya çalışıyorum. İnsanları anlamaya çalışıyorum. Kadın erkek arasında kurulan dünyaların, ilişki biçimlerinin altında nasıl duyguların olduğunu görebilmeye çalışıyorum. İnsan karanlık bir varlık. Kadınlık ve erkeklik ve ikisi arasındaki ilişkiler çoğu zaman bu karanlığın etkisiyle kuruluyor. Bunu ancak sezgisel olarak söyleyebiliriz. Görünen fotoğrafta genellikle mutluluk, aşk, sevgi gibi şeyler ama tuhaf, karanlık bir içgüdü ilişkilerin doğasında belirleyici oluyor. O andan itibaren daha hesaplanmış bir ilişki kurma biçimi gelişiyor. Eda karakterini yazarken epeyce düşündüm. İnsanlar "hadi canım öyle olmaz" türü tepkiler verebilir diye düşündüm ama düşündüğüm gibi olmadı açıkçası. Eda'nın tuhaf gibi duran davranışlarının gayet olağan karşılandığını gördüm.

Kitap Fuarı yeni bitti. İlgiyi, fuar alanını nasıl değerlendiriyorsunuz?

Çok kalabalıktı. İnsanların bu kadar kalabalıklar halinde bir kitap fuarına akın etmesi insanı heyecanlandırıyor. Diğer taraftan kendime şöyle soruyorum; bu kadar çok insanın bu kadar çok kitap okuduğu bir şehirde yaşadığımızı neden anlayamıyoruz? Neden bunu hissedemiyoruz? O zaman şöyle söylemek lazım aldığımız kitapları gerçekten okuyalım. Sosyal medyada fotoğraf çektirmekle yetinmeyelim. Böyle olursa daha iyi bir şehirde, daha iyi insanlar olarak yaşayabiliriz.