GÜNDEM

ROK’tan Ali Babacan’a zehir zemberek 140journos cevabı

140journos'un hazırladığı belgeselde yer alan Rasim Ozan Kütahyalı'ın verdiği demecin tamamının yayınlanacağını söyledi ve belgeselde sıkça sözü edilen Ali Babacan’a da cevap verdi.

ROK’tan Ali Babacan’a zehir zemberek 140journos cevabı

İşte Rasim Ozan Kütahyalı'nın konuya ilişkin yaptığı yorum:

140journos Belgeseli ve Ali Babacan Üzerine...

Bundan tam 1 hafta önce bu gece benim de konuşmacı olarak içinde olduğum “tarih tekerrür” isimli bir belgesel YouTube’dan sessiz sedasız ve sıfır duyuru ile yayınlandı.

140journos ekibinin yaptığı bu belgeseli sadece 1 haftada 3 milyona yakın insan izledi.

Toplumdan olağanüstü bir ilgi gördü. Anlaşılıyor ki 140journos’un şu ana kadar en çok izlenen işi bu olacak. Ayrıca bu belgeselin altına 25 bin kişiye yakın insan yorum yapmış.

Ben 140journos ekibine bu belgesel bağlamında epey kapsamlı bir söyleşi verdim.

Onlar 28 dakikalık format gereği bu söyleşinin çok azını kullanmışlar.

Fakat bana söz verdi 140journos ekibi.

Benim tüm söyleşimi monoblok halde de bana iletecekler.

Ben de o 140journos röportajını bir bütün halinde yayınlayacağım. O zaman bu belgesel içinde konuşan ve tamamen çarpık enformasyon veren kimi konuşmacılara da cevap olacaktır o söyleşi.

Hem Babacan ideolojisinden hem de Eski Türkiye ekolünden konuşanlar tamamen tek yönlü, yanlış bir bakış açısıyla konuşuyorlar.

Bir zerre kendilerine dair özeleştiri yapmıyorlar, objektif konuşmuyorlar, tipik Ortadoğulu bir tavır içindeler.

O belgeselde en objektif ve en özeleştirel konuşma gayretindeki insan benim.

Zaten bu yüzden en hakiki, kanlı canlı ben konuştuğum için de bu filmde en çok ön plana çıkıp, hakkında en fazla konuşulan yorumcu da ben oldum.

Bu belgesele gösterilen olağanüstü ilgi üzerine daha önce yazmaya başladığım ama son 1 yıldır da rafa kaldırdığım iki kitap projemi de yeniden aktive etme kararı aldım.

Açıkçası bu konuda çok meşhur bir yayıncı da bu hafta benim evime kadar gelip beni ikna etti.

Gündelik siyasi olayları takip etme ve yorumlamaya ara verip tamamen yazdığım iki kitaba odaklanacağım. Yayıncımla da sözleşme imzaladık. Hayırlısı olsun.

Bunlardan biri Türkiye’nin son 150 senesinin de hikayesi anlamına gelen “Sultan Hamid, Kemal Paşa ve Tayyip Bey” isimli eserimdir.

Öbürü de son 15 sene içinde yaşadıklarımızı roman şeklinde, gerçek karakter isimleriyle anlatan “Üç İstanbul Reloaded” isimli romanımdır.

Mithat Cemal Kuntay’ın “Üç İstanbul” adlı başyapıt olan romanına atıfla bu ismi verdim kitaba.

Mithat Cemal de Türkiye’nin o zamanki üç dönemini anlatmıştı. Ben de bunu bugüne uyarlıyorum. Yine ve yeniden “Üç İstanbul”.

Şu andan itibaren okuma, düşünme ve yazarlık mesaimi tamamen bu iki esere vereceğim.

İnşallah 2021-22 sezonu içinde de yayınlayacağız. Yayıncımla da o şekilde anlaşma yaptık.

Yeniden 140journos belgeseline dönersek...

Yorumları detaylı okumaya da uzun bir vakit ayırdım. 18-25 yaş arası genç kardeşlerimin yazdıkları beni derinden yaraladı ve uzun uzun düşünmeye sevk etti.

Hayat problem çözmektir ve önümüzdeki bu problemi de çözmek zorundayız. Gençliğimizin şu an yaşadığı acılar kanlı canlı ve hakikidir.

Son 5 gündür kafam tamamen bunlarla dolu. Gençlerin bu yaşadıklarından ötürü kendimi de sorumlu tutuyorum.

Rasim Ozan olarak kendi adıma mesuliyetten kaçıp bu yazılanlara “Vah vahhh” etmeyi şerefsizlik sayıyorum.

Fakat ben bile kendimde mesuliyet bulup özeleştiri yapma ihtiyacı hissederken asla en ufacık bir özeleştiri yapma gereği görmeyen ve asla en küçük mesuliyet duymayan biri var.

O da 2002-2018 arası kesintisiz AK Parti milletvekili olmuş ve ancak 2019’un Temmuz ayında partiden ayrılabilmiş, 13 sene kesintisiz çeşitli bakanlıkların başında bulunmuş, Başbakan yardımcısı olarak hükümetlerin ikinci adamı olmuş Ali Babacan...

Ali Bey kendisinin de çok önemli bir politik ve ekonomik aktör olduğu 2002-2015 dönemine dair ve özellikle de 2002-12 periyoduyla ilgili küçücük bir özeleştiri bile yapmıyor.

Adeta o dönem asr-ı saadet, dört halife devri Babacan’a göre.

Maalesef 140journos belgeselinde de o lale devri döneminde atılan yanlış tohumların da bugün gelinen noktada büyük sorumluluğu olduğunu söyleyen yalnızca benim.

Diğer sözde AK Parti muhalifi yorumcular dövizin yapay şekilde aşırı baskılanarak ithalatın patlatıldığı, sanal bir refahın doğduğu bu dönemi “mükemmel dönem” olarak anlatıyorlar. Bu nasıl muhalifliktir? Pek anlayamadım...

Oysa o dönem o ithal malların ucuzluğunu bol bol cari açık vererek doyasıya yaşayan bizim kuşaklarımız bugünkü genç kuşakların geleceğinden çalarak o sanal refahı yaşadık.

Evet bizim kuşak şu an 20’lerinde olan Z kuşağından çaldık o refahı.

Ben de en başından beri AK Parti’ye oy veren bir insan olarak bu özeleştiriyi yapmak gerektiğine inanıyorum.

O lale devri dönemine de objektif ve eleştirel bakabilmeli Babacan.

Bakın kamuoyunda Ali Babacan’a sempati duydukları düşünülen 140journos ekibiyle de bu meseleyi konuştum.

Onlar da Babacan’ın kendine dair ufacık bir öz eleştiri yapmamasına çok şaşırdıklarını söylediler bana. Hatta bizzat kendisine de bunu söylemişler.

Bana göre hiç hata yapmadığını düşünen bir insan tehlikeli bir psikoloji içindedir.

Ali Bey, görünüm olarak çok Batılı bir Müslüman imajı veriyor. Batı’ya çok önem veriyor. Nitekim tüm Batı devletlerinin de Türkiye’nin başında olmasını istedikleri adam şu an Babacan. Bu 2 kere 2=4

Fakat hiç kusura bakmasın kafa olarak özünde Ali Bey de tipik bir Ortadoğulu.

Tüm hataları ve yanlışları kendi dışında gören bir Ortadoğu tarzı zihniyet yapısına sahip.

Her şeyin son yıllarda bozulduğunu daha önceki dönemin mükemmel olduğunu söylemek insan zekasına hakarettir.

Zaten biraz da Ali Bey’in gayri-samimi bu duruşu sebebiyle şu yaşanan ekonomik vaziyete rağmen DEVA Partisi yüzde 2-3 seviyesini geçemiyor diye düşünüyorum. Tüm itibarlı araştırmalar bunu gösteriyor.

Babacan’ın aşırı övdüğü o lale devrinde döviz bazında şirketlerin yaptığı korkunç borçlanmayı T24 ekonomi müdürü Barış Soydan mükemmel yazmış.

Üstelik o borçlar da bol ithalat ve bol inşaata giderken de maalesef dur denmedi. Bu konuda da iş dünyası suçlanamaz.

1 dolar nerdeyse 1 TL olmuşken ne üretim yapacak insanlar? Ne imalatı yapacaksın? Dışardan ithal et iç piyasaya sat bir de bol inşaat yap ve sat. En kolay iş adamlığı buydu. Bir makro politika yoktu. O dönem ihracatçılar bağırdı aslında ama seslerini duyan olmadı.

Ben de önce askeri vesayet sonra Gülenist vesayet çökertiliyor heyecanıyla bu çarpık ekonomik gidişe karşı bir yazar olarak gereken tavrı alamadım. İktisadi sorunlar birike birike bu noktaya gelindi.

İçeride TL ile mal satıp bankalardan döviz borçlanması çok önceden yasaklanması gerekirdi AK Parti buna uyanamadı. Ali Babacan’ın da bu skandalda mesuliyeti yok mu?

1 dolar nerdeyse 1 TL’ye eşitlenecekti. Döviz aşırı baskılanıyordu. İthalat patlamıştı, üretim çökmüştü. Fabrikalar ve tarlalar kapanıyordu. Tüm sermayedarlar da inşaat ve ithalata yönelmişti. 1 dolar nerdeyse 1 TL iken, ucuz ithalat varken neden içeride imalat yapılsın ki? Ama itiraf ediyorum ben de o lale devrinde bu sualleri kendime hiç sormadım.

Ali Babacan şimdi özellikle inşaat yoluyla kalkınma olmaz diyor ama 2002-2013 dönemi Babacan’ın kurduğu parasal dengeler tüm iş dünyasını ister istemez inşaat ve ithalata yönlendiriyordu.

Hatta hiç unutmuyorum o dönem Fatih Altaylı programda bu inşaat ve ithalat çılgınlığı hadisesini aynen Ali Babacan’a sordu.

Sayın Babacan “Serbest piyasa kendi mekanizmaları içinde bunu düzenler” dedi. Tam bir klişe uydurma cevap. Bizler de bu uydurma cevaplardan çok verdik ama onu da kabul ediyorum.

Oysa döviz fiyatı devletin aşırı müdahalesiyle sanal refah yaratmak için baskılanırken neyin serbest piyasasından bahsediyorsun?

Serbest piyasa ise döviz fiyatları da serbest olacak. Serbest piyasa fiyata inanmaktır. Her döviz fiyatı çıktığında yüksek faiz ile yapay şekilde bastırıp sonra da büyük cari açık vererek bunları söylemek büyük yanlıştı.

140journos belgeseli vesilesiyle bunları da 25 bin yorum yapılan bu sayfada yazmak, paylaşmak istedim.

Yorumlar 1 yorum