GÜNÜN KÖŞE YAZARI

Günün yazarı Ayşe Böhürler...

“Günün Yazarı” seçtiğimiz Ayşe Böhürler’in bugünkü Yeni Şafak’ta “Yeni teknoloji ile siyasi iletişim” başlığı altında yayımlanan yazısını okuyun deriz…

Günün yazarı Ayşe Böhürler...

Nefis bir analiz…
İletişim hocaları başta olmak üzere…
Medya patronlarının (Ve elbette yöneticilerinin de.)
Siyasetçilerin…
Reklam verenlerin…
Ve…
Medyaya yatırım yapmayı planlayan iş insanlarının okuyup ders almaları gereken bir yazı…
*

“Günün Yazarı” seçtiğimiz Ayşe Böhürler’in bugünkü Yeni Şafak’ta “Yeni teknoloji ile siyasi iletişim” başlığı altında yayımlanan yazısını okuyun deriz…


YENİ TEKNOLOJİ İLE SİYASİ İLETİŞİM

“Araç mesajın kendisidir”. Mc Luhan'ın bu ünlü sözü kitle iletişim teorilerinin temelini oluştururken, teknolojide ortaya çıkan değişimin öze nasıl yansıyacağının da özetini veriyor.

Teknolojideki değişim kitle iletişimini kapsayan, başta siyasi iletişim olmak üzere her alanı yakından etkiliyor. Referandum sürecinde bu konu daha da dikkatimi çekti. Siyasi iletişim meselesini değişen toplum sosyolojisi ve yeni teknolojilerle birlikte ele almamız ve revize etmemiz gerekiyor.

Her şeyden önce izleme alışkanlığı değişti. Okuma alışkanlığı değişti. Yazma alışkanlığı da değişti. Tüm bunları içeren mesajları iletim biçimi de değişti.

İnsanların fikirleri ise eskisine göre hem çok kolay etkileniyor, hem de etkilenmiyor. Kitlelerin kafası hem karışık hem net.

Yeni iletişim teknolojileri fuzzy mantığa uygun kısaca, hem siyah hem beyaz.

Televizyon izleme alışkanlıkları, izlenme alışkanlıkları değişirken, klasik medyanın ulaşım ve etkinliği de daraldı. Her bilgi hem çok yakın hem de çok uzak. Her şeye ulaşmak hem çok kolay hem de çok zor.

Diğer taraftan medya sahipliği el değiştirdi. Teknoloji devleri medya patronu olurken eski medya sahipliği el değiştiriyor. Sermaye medya yönetimine değil teknolojiye akarken diğer taraftan bireyin bu teknolojilerle iletişimi kolaylaşıyor ancak bu iletişim ortamını bir o kadar da güvensiz hale getiriyor.

Türkiye'de; 42 milyonu aktif, 36 milyon mobil sosyal medya kullanıcısı varken, televizyon izleme alışkanlığı 2 saate düşmüşken siyasi iletişim aracı olarak televizyonun aktif kullanımı artık çok fazla bir şey ifade etmiyor. Ve artık medya ve medya sahipliği değişim geçirirken medya içerikleri de değişmek zorunda kalıyor. Uzun ve içeriği zayıf hamasi konuşmalar yerine anlamları ziplenmiş laflar prim yapıyor.

Ciddi bir seçmen kitlesi olan gençler ise televizyon seyretmiyor, gazete okumuyor.

Yeni iletişim teknolojileri esnek, hüküm verip bırakan değil tam tersi katılımcı, esnek, yenilikçi metinlere uygun bir yapı ortaya çıkıyor. Yani yeni teknolojilere uygun metin içerikleri çalışmak gerekiyor. Yeni teknolojiyle eski tür metinlerin iletimi beklenen ve istenen etkiyi yapmıyor. Mc Luhan'ın ünlü “araç mesajın kendisidir” sözüne atfen siyasal iletişim, biçim ve dil değiştirmek zorunda.

Esnaf gezileri, ev ziyaretleri, meydanlarda mitingler, kalabalık toplantılar bence artık siyasal iletişimin amacına hizmet eden araçlar değil.

21. Yüzyıl başka bir yüzyıl, hızlı pratik, esnek olmayı gerektiren, insanların kalbine aklına ulaşacak araçların teknolojisinin değiştiği bir yüzyıl siyaset iletişimini de değişmeye zorluyor. Siyasal iletişimciler insanların aklına ve kalbine giden yeni bir dil bulmak zorundalar.

Diğer taraftan tüm marjinal fikirler, radikal akımlar bu teknolojilere kendilerini çok kolay adapte edip mesajlarını akışkan hale getirebiliyorlar. Böyle bir çağda fikirleri ve siyaseti akışkan hale getirmek, kitlelerin duygularını geçirebilecek bir hale getirmek zor değil.

Bu nedenle siyasi iletişim stratejileri yeniden gözden geçirilmeli ve eski metotlarda ısrar etmek yerine, seçmenin kalbinden ulaşacak katılımcı iletişim biçimleri, mesajları bulmakta fayda var. Ancak bu arayış da bizi internette çok tıklanan sözlere bakıp onları yeniden yazmaya sürüklememeli. Fikirler artık mitinglerden değil sosyal meydanlardan kitlelere geçiyor.

DİNİ MESAJ-SİYASİ MESAJ

“Said Nursi bugün olsa referandumda ne derdi?” sorusu kadar manasız bir soru yok. Bu, tarihi bütün şahsiyetler için geçerli. Dini eğitimin Türkiye'de akılcı çizgiye çekilmesi, hurafelerden arındırılması her şeyin başı gibi görünüyor.

KADINLARA NELER OLUYOR?

Avrupa sağcı partilerin çoğunluğunun ilk başkanları kadın.

Pia Kjaersgaard, Danimarka'nın Halkçı Partisi kurucusu. Hemşire, bugün başkan değil ama partiyi bugünlere getirdi. 2015 yılında % 21 oy aldı.

Frauke Petry, kimyacı. Almanya için Alternatif Parti. 2013 yılında “Avrupa'nın İslamlaşmasına Karşı Vatansever Avrupalılar hareketi” olarak partiyi kurmuş. Fransa'da Marine Le Pen'i anlatmaya gerek yok. Avrupa aşırı sağının liderliğini 3 kadının yapması dikkat çekici, parti yönetimlerinde de kadınlar var. Bu partileri destekleyenler kimlerdir diye sorduğumuzda ise karşımıza meslek sahibi orta sınıf çıkıyor. AFD parti seçmen kitlesi ise 24'ü Katolik, yüzde 29'u Protestan. Yüzde 47'lik kesimse her iki kiliseye de üye değil. Büyük bölümü evli, yani aile çoluk çocuk sahibi, nüfusu 20 binin altındaki yerleşim birimlerinde yaşıyor.

Avrupa'da kadınlara ne oluyor sorusuna bakmak lazım.

Yorumlar