RÖPORTAJ

Gazetelerin yarısından çoğu yandaş, geri kalanları da sinmiş!

Sayım Çınar, halen Hürriyet Gazetesi'nde Yazı İşleri Müdürü olan Cenk Öz ile keyifli bir söyleşi yaptı.

Gazetelerin yarısından çoğu yandaş, geri kalanları da sinmiş!
GAZETECİLER.COM - ÖZEL RÖPORTAJ
SAYIM ÇINAR sayimc@superonline.com



Cenk Öz, Dinç Bilgin döneminin Sabah gazetesi ekolünden gelen ve Türkiye'nin en büyük üç gazetesinde yazı işleri müdürlüğü yapmış deneyimli bir isim. Sayım Çınar, halen Hürriyet Gazetesi'nde Yazı İşleri Müdürü olan Cenk Öz ile Bodrum Daphnis Hotel'de keyifli bir söyleşi yaptı.

25 yıllık gazetecilik hayatında başta Zafer Mutlu ve Mehmet Yılmaz olmak üzere her biri usta gazeteci on farklı yayın yönetmeni ile çalışan Cenk Öz, Türk basınında o günlerden bugüne farklılaşan meslek etiğini, son yıllarda medyada yaşanan değişimi, plaza gazeteciliğini, internetin yazılı basına etkilerini ve seçimlerle ilgili beklentilerini tüm içtenliğiyle Sayım Çınar'a anlattı.

Yıllarca çok büyük gazetelerin yazı işleri müdürlüğünü yaptın. Sabah ve Milliyet'ten sonra şu anda da Hürriyet'te çalışıyorsun. Herhalde bu üç büyük gazetede yazı işleri müdürlüğü yapan insan sayısı çok azdır...

Muhtemelen... Üç değildir yani.

İŞİMDE İYİ OLMAYI ÖN PLANA ÇIKARDIM DAHA ÜSTTE OLMAYI DEĞİL

Sen çok esaslı konumlarda çalışıyorsun ama egonu çok fazla öne çıkaran bir gazeteci profili değilsin. Yıllarca egonu nasıl geride tutmayı başardın?

Galiba bunun iki nedeni var; biri aldığım eğitim diğeri de kişiliğim. Ben Alman ekolünden geliyorum. İstanbul Erkek Lisesi kökenli olduğum için, bize küçüklükten itibaren tek başına bir şey olamazsın, hep beraber bir şey yaparsan o sürekli olur, kalıcı ve değerli olur ilkesi öğretildi. Zaten tek başına bir şey olduğun zaman o sürekli olmaz, bir yerde tökezlersin. Onun için ben her zaman beraber çalıştığım insanlarla bir yere gelmeyi hedefledim. Hiç öyle yukarılara da çıkayım, en büyük ben olayım gibi bir egom hiç olmadı. Bu biraz da kişiliğimle ilgili bir şey herhalde... Hep işimi iyi yapmayı ön plana çıkardım. Daha iyi olmayı ön plana çıkardım daha üstte olmayı değil. Onun için hiçbir zaman yayın yönetmeni olayım gibi bir hedefim olmadı. Bir de Türkiye şartlarında yayın yönetmeni olmanın başka bazı şeyleri de var.

Sen Türkiye'de herhalde en az 10 farklı yayın yönetmeni ile çalıştın. Bu çok ilginç bir tecrübe olsa gerek. Zafer Mutlu ekolünden geliyorsun değil mi?

Tabii, her birinden ayrı bir şey öğreniyorsun sonuçta. Aslında söylemek gerekirse bu çalıştığım yayın yönetmenlerinin çoğu da Türkiye'ye adlarını çok olumlu bir şekilde yazdırmış gazeteciler. Zafer Mutlu, Ufuk Güldemir, Derya Sazak, Mehmet Yılmaz, Ertuğrul Özkök, Sedat Ergin, Ergun Babahan, Enis Berberoğlu, Yalçın Doğan, Umur Talu, bütün bu isimlerle çalıştım. Ve bunların hepsi son 20-30 yıldır Türk gazeteciliğinin en en en önemli isimleri. Tabii ki, bu isimlerin hepsinden bir şey öğrenmiş olmak da benim için artı bir değer.

Aynı dönemde mesleğe başladığın genç gazeteciler de şu an çok iyi noktadalar. Bunlardan birisi İsmail Yuvacan, Vatan Gazetesi'nin yayın yönetmeni. Aynı şekilde Emre Oral da Hürriyet Gazetesi'nde çok iyi bir noktada. Bu isimleri çoğaltabiliriz. Kendi kuşağındaki gazetecilerin belli noktalara gelmelerini nasıl değerlendiriyorsun?

Bunun da birkaç nedeni olabilir. Benim aklıma ilk gelen nedenlerden birisi, bu saydığım isimlerin çoğunun Sabah Gazetesi kökenli olmaları. Dinç Bilgin ve Zafer Mutlu zamanının Sabah Gazetesi'nde işe başlamış isimler. Emre, ben, Murat Köksal, İsmail Yuvacan, Güney Öztürk, hepimiz Sabah Gazetesi'nde dış haberlerde beraber çalıştık. Bir diğer neden de hepsi iyi eğitimliler. Üniversite mezunu, en az bir veya iki dil bilen kişiler bu isimler. Biz bu işe başladığımız zaman Sabah'la Hürriyet arasında inanılmaz bir rekabet vardı. Artık öyle bir rekabet yok. Hatta Milliyet, Sabah ve Hürriyet arasında inanılmaz bir rekabet vardı. Bu rekabet şartlarında iyi gazeteci olduğun zaman, işini iyi yaptığın zaman bir yerlere gelebiliyordun yoksa hemen silinip gidiyordun. Biz o rekabet ortamında gazeteciliği öğrendik ve yapmaya başladık. Ve çok iyi insanlardan öğrendik bu işi. Hakikaten gazeteciliğin en önemli isimlerinden öğrendik.

DİNÇ BİLGİN VE ZAFER MUTLU GENÇ GAZETECİLERİN ÖNÜNÜ AÇTI

O zaman şanslı bir kuşaksın sen...

Kesinlikle. Bunda bizim de kendi yeteneklerimizin, eğitimimizin etkisi büyüktür eminim ama dediğim gibi hem ortam buna çok müsaitti hem de o dönemin Sabah Gazetesi'nde Zafer Mutlu ve Dinç Bilgin özellikle bizim gibi iyi eğitimli, dil bilen gençlerin önünü inanılmaz açıyordu. El üstünde tutulduğumuzu biliyorduk. İyi kazanıyorduk, değer görüyorduk. Hem maddi hem manevi açıdan tatmin oluyorduk. O yüzden de işimizi en iyi şekilde yapmaya çalışıyorduk. Bir de o dönemlerde gazeteler arası transfer vardı. Her türlü transfer oluyordu. Öyle olduğu zaman da başka gazetelerde başka değerler öğrenme şansın oluyordu. Başka yayın yönetmenlerinden gazetecilik anlamında başka şeyler öğrenme şansın oluyordu. Biz de onları yaptık. O yüzden de zaten şimdi o dönemin isimlerinin hepsi şu anda gerçekten gazetecilik yapan gazetelerde önemli mevkilerdeler.

Senin bir de Mehmet Yılmaz'lı bir Milliyet dönemin var. O dönem yine Milliyet'in kabuk değiştirdiği, kendini bulduğu, tirajda en iyi olduğu bir dönem. Sence o dönem Milliyet niçin bu kadar başarılı oldu?

Ben Milliyet'e iki kere gittim. İlkinde 1996-98 yılları arasında, ikincisinde ise 2000-2005 yılları arasında çalıştım. Sabah, sonradan büyük olan bir gazetedir. Dinç Bilgin ve Zafer Mutlu'nun döneminde büyük gazete oldu, aslen bu başarı onların başarısıdır. Sabah büyük gazete olmadan önceki dönemde ise Hürriyet ile Milliyet arasındaki rekabette Hürriyet her zaman daha popüler, daha popülist, daha renkli, daha heyecanlı, daha genç, daha aktif bir gazeteyken, Milliyet daha oturaklı, daha politik, daha sistematik bir gazeteymiş. Milliyet'in okuru da öyle bir okurdu. Mehmet Yılmaz geldikten sonra bu değişti.

TÜRKİYE'DE SIFIRDAN YENİ BİR GAZETEYİ SADECE İKİ İSİM YAPABİLİR

Mehmet Yılmaz benim birlikte çalıştığım en önemli yayın yönetmenidir bence, Zafer Mutlu ile birlikte. Bana göre Türkiye'de aslında gel sıfırdan bir gazete yap denildiğinde bunu iki adam yapabilir, biri Mehmet Yılmaz diğeri de Zafer Mutlu'dur. Hem ekip olarak hem de gazetenin a'dan z'ye her şeyini bilen iki gazetecidir. Ben patron olsam, Türkiye'ye gelsem bana bir gazete çıkarın desem, seçeceğim iki adam bunlardır. Elbette çok başarılı başka yayın yönetmenleri de var tabii ama ben sıfırdan gazete yapmayı kastediyorum. Yeni bir gazete, yeni bir marka oluştur denildiği zaman bu iki isimden başka bence onlar kadar başarılı bu işi yapabilecek yok. Çok başarılı, yayın yönetmenliğini yapabilecek bir sürü isim var da sıfırdan yap denildiği zaman bence bunlar ilk iki isim.

Mehmet Yılmaz da Milliyet'e geldikten sonra Radikal ve Posta'yı yaptı. Yayın yönetmeni olarak onları da sıfırdan yarattı çünkü. Milliyet Gazetesi'ni o eski halinden alıp, adım adım biraz daha gençlerin de okuyabileceği, değişik görüşteki insanların da okuyabileceği bir gazete haline getirmeye çalıştı. Bu dönemde yeni yazarlar yarattı. Milliyet'i daha çok okunabilir, daha çok insana, daha çok kitleye hitap edebilecek bir gazete haline getirmeye çalıştı ve bunu da başardı. Çünkü Mehmet Yılmaz Milliyet'i aldığında gazetenin tirajı 110-150 bin civarındaydı, bıraktığında 350 bindi. Tirajı iki katından fazlaya çıkardı ki bence büyük başarı!

Mehmet Yılmaz'la birçok anın olmuştur mutlaka. Hala da aynı gazetede çalışıyorsun. Senin örneğin böyle Mehmet Yılmaz'la ilginç, güzel bir anın var mı? Yazı işleri toplantısında mutlaka ilginç şeyler oluyordur... Bir sürpriz, beklenmedik bir şey?

Çok var. Mehmet Yılmaz bir kere gazeteciliğinin yanı sıra çok da renkli bir insan. Zaten o kendindeki renkleri gazetelere yansıtabildiği için biraz da o Milliyet'in kabuk değiştirmesinde başarılı oldu bence. Çok anı var da hangisini anlatayım...

ESKİDEN BÜTÜN GAZETELERİ OKUYARAK GÜNE BAŞLARDIK ŞİMDİ İSE...

Hürriyet Gazetesi'nde ekonomiye kadar olan renkli sayfaları sen yapıyorsun. Peki, Hürriyet'te güne nasıl başlıyorsun ve nasıl bir çalışma ortamı ile karşı karşıyasın? Gün içinde neler yaşıyorsun, onu biraz anlatabilir misin?

İşe, her gazetecinin olduğu gibi gazeteleri okuyarak başlıyorum ancak şimdi durum biraz daha farklı. Yine geçmişten örnek vereceğim, çok yaşlıymışım gibi olacak ama eskiden biz Sabah'ta çalışırken güne Hürriyet okuyarak başlardık neyi atlamışız, neyi bizden iyi yapmışlar diye... O dönemde rekabet halinde olduğumuz için Hürriyet'i okuyarak güne başlardık. Uzun süre de o alışkanlığımız devam etti, hep diğer gazeteleri okuyarak güne başladık ne atlamışız, ne yapmışız, neyi daha iyi yapabiliriz bugün, neyin peşinden gitmeliyiz diye...

Hürriyet'teyken hangi gazeteyi okuyarak güne başlıyorsun peki?

Şimdi sadece Hürriyet okuyorum çünkü başka gazete kalmadı doğru dürüst. Gazetelerin yarısından çoğu yandaş zaten, geri kalanları da ciddi anlamda sinmiş. Vatan gibi, Milliyet gibi, Habertürk gibi her şeye rağmen belli ölçülerde işlerini, gazeteciliklerini yapmaya çalışan gazeteler var, bir de öbürleri var diyeyim. Onun için aslında gazeteci olarak okumak zorunda olduğumuz gazete sayısı epey azaldı.

Peki, meslekte olduğun bunca zaman içinde Türk medyasında tam olarak neler değişti? Bugünkü medya çok güvenilir olmayan ve çok tartışılan bir medya. Sen kendi tarihine baktığında neleri görüyorsun?

Ben şahsi fikrimi söyleyeyim. Bizim bu işe başladığımız ve sonrasındaki 10-15 sene içinde bütün gazeteler gerçekten gazetecilik yapıyordu, işini yapıyordu. Ama bu son 10 senedir artık öyle bir ayrışma oldu ki şu anda hala gazetecilik yapmaya çalışanlar ile militanlık yapanlar kaldı. Artık belli bir kesim gazeteler gazetecilik yapmıyor. Herkes de bunun farkında. Militanlık yapan gazetelerde haber bulamıyorsun sadece yorum var. Haberler bile yorumlu yazılıyor. Bu gazetecilik değil, bu başka bir şey. Hala gazetecilik yapmaya çalışan bir kısım medya var, bir de artık adına ne dersen, ama gazetecilik yapmayan diyeyim, en azından öyle bir medya var. Aradaki fark o. Biraz önce Hürriyet'te günüm nasıl başlıyor diye bir soru sordun; eskiden biz bütün gazeteleri okuyarak başlardık güne, şimdi artık öyle bir şeyimiz kalmadı. İki, üç gazetenin birinci sayfalarına bakıyorsun, geçiyorsun.

Haberleri seçme kriterlerin neler?

Her zaman için birinci kıstas en okunur olması. Bir kere benim merakımı hangisi çekiyorsa önce o haberi seçiyorum. Bu da artık 25 yıllık deneyimin ve içgüdünün sonucu. Bir haberin içinde haber olması için gereken şartlar varsa en okunur olanlar, fotoğrafı etkileyici olanlar, hikayesi etkileyici olanlar seçiliyor. Günümüzde bir de şöyle bir şey oldu; eskiden gazeteler belli bir yere kadar televizyonlar ile rekabet halindeydi şimdi bir de internet çıktı. İnternette yer sınırsız, onun için her haberi koyabiliyorlar. Ellerine 100 tane haber gelse 100'ünü de bir yerlere serpiştirebilirler. Oysa gazetelerde öyle değil, yerimiz sınırlı. Bize de aynı haberler geliyor ama biz onların 10 tanesini alabiliyoruz. Bu yüzden yazılı basındaki editörlerin işi internetteki editörlere nazaran biraz daha farklı ve bana sorarsan çetrefilli. Çünkü oraya en okunabiliri koymak zorundayız ki, okuyucu ertesi gün ne koymuşlar diye merak etsin, okuyacak bir şey bulsun, doğru bir şey bulsun.

İNTERNET GAZETECİLİĞİ YAZILI BASININ İŞİNİ İKİ KAT ZORLAŞTIRDI

Aynı zamanda sizin bir internet siteniz var ve Türkiye'nin en çok okunan internet sitelerinden bir tanesi. Hürriyet'te bir de internet gazeteciliği yapıldığı için sonuçta siz çok farklı haberler seçmek zorundasınız. Kriterleriniz daha da zorlaşıyor, daha yoğun sayfalar yapmak zorunda kalıyorsunuz. Çünkü yarına insanlar taze haberler bekliyorlar.

Şimdi orada şöyle bir çelişki oluyor. İnternetteki arkadaşların birinci önceliği çabuk olmak ve çabuk oldukları zaman da o iş hataya açık bir hale geliyor. Fazla sürat felakettir durumu oluyor bazen. İkincisi biz internette o gün haber en çok ne okunmuş biliyoruz, izliyoruz en azından. İnternette hangi haber en üstte uzun süre kalırsa o en çok okunmuş haber oluyor. Şimdi o haberi sayfana koysan bir türlü, koymasan bir türlü. Koymasan biliyorsun ki o haber çok okundu ama koysan biliyorsun ki çok büyük bir kesim tarafından zaten okundu. Şimdi senin okurunla internet okuru ne kadar kesişiyor. Eğer biz o haberi mutlaka vereceksek internette çıktığı haliyle değil, başka bir şekilde sunup, başka bir tarafından yakalayıp vermeye çalışıyoruz. Yani bizim işimizin zorluğu iki kat arttı. Birincisi, sınırsız haber içinden sınırlı haberi sayfalarımıza koymak zorundayız. İkincisi, internette o haber zaten çok okunduysa başka türlü koymak zorundayız. Yazılı basında işimiz hakikaten zor.

PLAZALARDAKİ GAZETECİLER HAYATIN DIŞINDA KALIYOR

Eskiden gazeteler daha şehirlerin içindeydi. Örneğin Sabah Nişantaşı'ndaydı, sonra Mecidiyeköy'e geldi. Vatan Gayrettepe'deydi. Şimdi artık plazalara sığınmış bir gazetecilik var. Bir defa şehre çok uzaklar. Plazalarda gazetecilik yapmak daha mı zor?

E tabii yani, sonuçta biz yazı işlerindeki insanlar için çok fark etmiyor ama özellikle muhabir arkadaşlar için plazalarda yaşamak zor. Bir kere her şeyden önce İstanbul şartlarında bir yerden bir yere gitmek artık 1,5-2 saat sürüyor. Hani şu anda birisini vurdular desen oraya gittiğinde adamı gömüyorlar. Yani haberi kaçırıyorsun. Her şeyi kaçırıyorsun, hayatın içinde değilsin. Özellikle muhabirler için ciddi zorluk plazalarda çalışmak. Editör arkadaşlar, gazeteyi hazırlayan arkadaşlar için de şöyle bir zorluğu var plazaların; evinden çıkıyorsun arabana biniyorsun gazeteye gidiyorsun, gazeteden çıkıyorsun evine gidiyorsun. Hayatı yaşamak, hayatın içine girmek, insanların arasına karışmak, neyi konuşuyorlar, neye bakıyorlar, hayat nasıl dönüyor bunlarla alakan kalmıyor. Hayatı da gazeteye yansıtamazsan o zaman zaten 2-0 geridesin demektir.

Babı-ali'de hiç çalışmadın değil mi?

Hayır. Ben gazeteciliğe tam anlamıyla plazalarda başladım Sabah Gazetesi'nde. Hatta hiç şehir içinde çalışmadım.

Bir dönem Türkiye'de muhabirlik çok iyi yapılıyordu. Muhabirlerin yaptığı özel haberler çok ciddi anlamda ses getiriyordu. Şimdi muhabirlik biraz geride, muhabirlik yapanlar daha farklı bir yere oturtulmuş durumda. Muhabirlik sence önemli bir şey değil mi? Bir kere muhabirlik yapmadan gazeteci olan arkadaşlarımız var.

Ben de onlardan biriyim aslını istersen de, bence gazetelerin bir numaralı şeyi muhabirlerdir. Gazete dediğin haber, haberi yapan da muhabirdir. Biz muhabirin getirdiği haberi pişiriyoruz.

Sen işin mutfağındasın tabii...

Aynen. Muhabir hammaddeyi getiriyor, biz onu pişiriyoruz. Hammadde ne kadar iyiyse yemek o kadar lezzetli olur. Onun için muhabirlik bence gazeteciliğin en önemli kısmıdır. Şu anda muhabirlerin de işi hem şartlar anlamında zor hem de maddi anlamda zor. Çünkü maliyetler yükseldi. Artık gazeteler muhabirlik faaliyetine eskisi kadar yatırım yapamıyor, para ayıramıyor. İlan gelirleri azalıyor ama kağıt masrafları ve diğer masraflar yükseliyor. Yani, gazetelerin kazancı azalıyor. Kazanç azaldıkça da senin kendi işini yapman zorlaşıyor. O darboğaz nasıl aşılacak? Bir gün aşılacak elbet. Çünkü insanların habere ihtiyacı var, bir gün gazeteler de gerçek değerini bulur inşallah.

Yaptığın sayfalarda yazan ünlü köşe yazarları da var. Onların yazılarını sen herkesten önce okuyorsun.

Evet. Ve de Türkiye'nin en çok okunan yazarları sonuçta, Ahmet Hakan, Ayşe Arman...

AHMET HAKAN BİR EDİTÖRÜN SAHİP OLABİLECEĞİ EN İYİ YAZAR

Yazılarını heyecanla bekliyorsundur. Zamanında gönderiyorlar mı?

O konuda Ahmet Hakan bir numara, hiçbir zaman geciktirmez. Geciktireceği zaman mutlaka iki saat öncesinden haber verir, yazmayacaksa haber verir. Ahmet Hakan bence bir editörün sahip olabileceği en iyi yazar. İnanılmaz disiplinli ve çok da iyi yazıyor, çok da okunuyor. Bence Türkiye'nin en çok okunan yazarı şu anda, bence değil kesin.

Ayşe Arman'ın başı kalabalık olduğu için onun yazıları bazen gecikiyordu ama o da şimdi kendini epey disipline etti. Kanat Atkaya disiplinlidir. Gülse Birsel yeni yazarımız, birkaç aydır yazıyor, ana gazeteye geçti o da. Ben onu da beğenerek okuyorum, bekliyorum ne yazmış diye ama hayat tarzı ve kendi işleri nedeniyle o da biraz geç yazıyor, son dakikacı biraz. O anlamda zorluyorlar bizi ama onun haricinde başka bir şey yok.

DİĞER GAZETELERE BAZILARI BAKIYOR, HÜRRİYET'E HERKES BAKIYOR

Her şeyi bir tarafa bırakalım, Türkiye'de 7 Haziran seçimleri yaşandı. Bu seçimlerde Doğan Grubu'na çok fazla eleştiri yapıldı ama ama her şeye rağmen Hürriyet, bu eleştirilerin yanında en fazla dikkate alınan gazete olma özelliğini de yitirmiyor. Hala çok dikkate alınan, kalitesi çok yüksek, hala Türkiye'de neredeyse birçok şeyi belirleyen bir gazete. Bir editör olarak Hürriyet'in bu gücünü nasıl yorumluyorsun? Zaten başta da söyledin, Sabah Gazetesi'ndeyken Hürriyet'e bakıyordum diye.

Bunu en güzel geçenlerde Ahmet Hakan'ın programına çıktığında Kemal Kılıçtaroğlu özetledi. Diğer gazetelere bazıları bakıyor, Hürriyet'e herkes bakıyor diye. Hürriyet'i her kesim okuyor, yani bunun parti veya başka bir şeyle alakası yok. Hürriyet'te ne olduğunu, ne yazdığını herkes merak ediyor. Hürriyet'in büyüsü burada. Zaten gazeteciliğin büyüsü buradadır, ertesi gün ne yapmışsın merak ettirmezsen okura, almazlar seni.

PR'cılar seni zorluyor mu? Çok fazla PR'cı var artık Türkiye'de. Bunlar size haber gönderiyorlar. PR'cıların Türkiye'deki durumunu nasıl değerlendiriyorsun?

PR'cılık Türkiye'deki en zor işlerden biri. Şimdi eş durumundan da bildiğim için, PR'cılar bir kere kendilerini işlerini aldıkları şirkete beğendirmek zorundalar, ikinci olarak da gazetecilere beğendirmek zorundalar. İki arada kalıyorlar ve ikisi de zor insanlar. Birisi her yaptığının haber olduğunu sanıyor, gazeteciler ise hiçbir şeyin haber olmadığını, çok az şeyin haber olduğunu düşünen bir kesim. Yani PR'cılar bu ikisinin arasında eziliyor. Sorduğun soruya gelince; eskiden olduğu kadar zorlamıyorlar PR'cılar bizi. Artık sadece bülten gönderiyorlar. Eskiden bülten gönderir, bir de ararlardı geldi mi, gitti mi, çıkaracak mısınız falan filan diye... Bu durum, günlük gazetecilik hengamesi içinde editörlerin özellikle en hoşuna gitmeyen şeydir, en azından benim hoşuma gitmiyor. O kadar işimin arasında bir de PR'cıların telefonuna çıkıp, ya o öyleydi, bu böyleydi diye cevap vermek hakikaten zor. Çünkü sadece bir kişi aramıyor, günde arıyor 30 kişi. Ve hepsi de sanıyor ki sadece kendisi arıyor. Böyle bir vaktim yok. Ama şimdi biraz değişmeye başladı. Bülten gönderiyorlar tabii ki biz de haber değeri olanı almaya çalışıyoruz. Yerimiz sınırlı olduğu için hepsini almak mümkün değil. Öncelikle ve öncelikle okur önemli bizim için. Haber önemli, haberi koymak zorundayız. Onlardan kalan yerlerde bültenlerden de yararlandığımız oluyor.

SAYFAYA ÜÇ HABER KOYMAK İÇİN 333 HABER OKUYORUZ

Hürriyet gazetesini yaparken her yapılan sayfanın çok okunması hedefleniyor. Ekonomide, sporda, politikada, magazinde aynı durum söz konusu. Bütün bunların hepsinin birleşmesi çok kolay bir şey değil. Hep en iyi, en çok okunan ve bu arada Türkiye gündemi sunulmak zorunda. Bunu her gün yapmanın sihri nedir?

Başta da dediğim gibi o biraz deneyim, biraz da içgüdü. Zaten o deneyimle içgüdüye sahip olmadığın zaman iyi gazeteci olamıyorsun, siliniyorsun. Şöyle bir örnek vereyim; sana her gün bir kazan dolusu malzeme versinler ve desinler ki bir tane yemek çıkaracaksın. Bu kazanın içinde pırasa var, havuç var, domates var, et var, balık var, her şey var. Ama sen bir tane mal çıkaracaksın. İşte bu da birazcık tecrübeyle oluyor, içgüdüyle oluyor.

Yani, o sayfaları hazırlamak hiç kolay iş değil, değil mi?

Hiç kolay iş değil. Herkese kolay geliyor, üç tane haber koymuş diyorlar ama o üç haberi koymak için 333 tane haber okuyoruz. Ve ertesi gün okunmazsa, tiraj düşerse sen başarısızsın demektir ki, bu hemen gözüküyor.

Bir de Kelebek ekiniz var. Haftasonu ekleri apayrı tabii. Kelebek eki her gün Hürriyet'le verilen bir magazin eki. O da en az ana gazete kadar okunuyor. Bunun başarısını neye bağlıyorsun?

Orada Selim Akçin'in başarısı var. Bir kere her şeyden önce çok iyi bir gazeteci Selim Akçin. Sabah toplantılarında spordan siyasete, ekonomiye kadar her konuda fikri vardır, lafını da sakınmaz. Magazine de çok hakim. İyi bir gazeteci olduğu için iyi bir ek yapıyor. Bence Kelebek Türkiye'deki en başarılı magazin eki.

Kelebek'in köşe yazarlarını nasıl değerlendiriyorsun?

Onlar da iyiler ya, iyiler. Cengiz Semercioğlu'nu çok beğeniyorum. Onur Baştürk'ü de... Hayatın içinde olan insanların yazdıkları köşeler. Zaten Kelebek ekinin mantığı da o. O hayatı yaşayıp iyi yansıtan adamlar.

SEÇİMLERDE ÇOK BÜYÜK BİR DEĞİŞİKLİK BEKLEMİYORUM

Önümüzde 1 Kasım seçimleri var. Şimdiden seçim çalışmaları yeniden başladı. Sence seçim sonuçlarında ciddi bir değişiklik olacak mı, yoksa hiçbir şey değişmeyecek mi, hükümet kurulacak mı? Herhalde bir öngörün vardır gazeteci olarak...

Mevcut şartlar devam ederse ben çok büyük bir değişiklik olmayacağını düşünüyorum. Niye değişsin ki, değişmesini sağlayacak ne oldu? Terörist saldırılar arttı ama onu da seçmen değerlendirecektir, neden oldu, bugüne kadar yoktu da neden birdenbire patladı diye. Ben çok büyük bir değişiklik olacağını sanmıyorum seçim şartlarında ama bakalım göreceğiz.

Sen çok farklı iktidarlar gördün. Kendini çalışma olarak huzurlu hissettiğin, medya-iktidar ilişkilerinin daha iyi olduğu bir dönem mutlaka olmuştur, o dönem senin için hangisi?

2000'li yıllara kadar öyle de olsa, böyle de olsa biz işimizi yapıyorduk. Herhalde 28 Şubat dönemi hariç, o zaman çünkü baskı oldu, olmadı diyen de yok zaten. Ama onun haricinde biz hep işimizi yaptık son 6-7 yıla kadar. Ama son 6-7 yıldır maddi baskıdan manevi baskıya her türlü baskı oluyor. Bu durumda da işini yapman tabii çok zorlaşıyor.

Sence bu durum değişecek mi?

Elbette değişecek.

Bu seçimlerden umutlu musun?

Umutluyum. Her zaman. Umudunu hiçbir zaman kaybetmeyeceksin. En azından her şeyin sonu geldiğinde insanların habere, doğru bilgiye ihtiyacı var, ben ona hep inandım. Onu da gerçek gazeteciler, işini yapan gazeteciler sağlayabilir. Ben buna güveniyorum, bundan umutluyum.

Şu anda Hürriyet ekibinde kendi çalışma arkadaşların hakkında, Hürriyet ailesi için söylemek istediğin özel bir şey var mı? Kendini nasıl konumlandırıyorsun Hürriyet'te?

Ben Hürriyet ekibine katılalı 9 yıl oldu. Benim en çok çalıştığım gazetedir. Hürriyet'e gelinceye kadar hiçbir gazetede 5 yıldan fazla çalışmadım, hep transfer oldum başka bir yere. Hürriyet şu anda gördüğüm kadarıyla, yaşadıklarımı söylüyorum, hakikaten işini yapmaya çalışan, gazeteciliği yapmaya çalışan, en iyi haberi, en doğru şekilde, en eksiksiz şekilde vermeye çalışan bir gazete, özellikle Sedat Ergin yönetiminde. Çünkü Sedat Ergin de çok titiz bir gazeteci. Onun için önce doğruluk önemli. Halka doğru haber vermek için çabalayan çok değerli arkadaşlar arasında olduğumu düşünüyorum. Ve şu anda basın camiasında öbürlerinin de hakkını yemeyeyim ama öbür bir kısım gazetelerde işlerini yapmaya çalışan çok değerli insanlar var da ama tabii ki Hürriyet'te olunca bu işin önemi daha da artıyor. Biraz önce de konuştuk, Hürriyet artık tek kaldı.

Cumhuriyet Gazetesi'nde de çalışma arkadaşların var. Şu an Cumhuriyet ciddi bir değişime uğradı, transferler oldu. Murat Sabuncu, Tahir Yurtseven, Can Dündar gitti. Daha iyi bir potaya girdi değil mi? Bu değişimi nasıl değerlendiriyorsun?

Onların hepsi benim Milliyet'te beraber çalıştığım isimler. Ben Cumhuriyet'teki değişimi olumlu değerlendiriyorum ama önemli olan Cumhuriyet okurunun nasıl değerlendireceği. Bence Cumhuriyet doğru yolda, iyi gazetecilik yapıyorlar, iyi habercilik yapıyorlar ve bunu renkli ve herkesin okuyabileceği şeklide veriyorlar artık.

Biraz eski Milliyet'e de benzemiş gibi...

Evet, doğru bir tespit. Bizim bıraktığımız Milliyet'e epey benziyor. Ben Cumhuriyet'i beğeniyorum.