KAYBETTİ

Ergün Yıldırım kaybetti

Neslican Tay'ın kansere karşı verdiği mücadelenin ardından hayata gözlerini yummasından bir gün sonra Nevzat Tarhan'ın ölüm paylaşımını destekleyen ve bir tık öteye götürüp sekülerleşen ölümle mücadele etme kültürünü açıklayan Yeni Şafak yazarı Ergün Yıldırım bu yazısından dolayı kaybedenler kulübüne giriyor.

Ergün Yıldırım kaybetti

Kanseri 4 kez yenen bir genç kızın mücadelesini takdir edip arkasından dua etmenin dışında bir şey düşmezdi kimseye ama birileri çıkıp Neslican üzerinden ölüme rıza gösterme kültürü konusunu tartışmaya açıyor. 

Neslican'ın hayat tarzına söz söyleyemedikleri için ölüm tarzına daha doğrusu ölüme bakış açısı tarzına yükleniyorlar. 

işte son örneği Nevzat Tarhan'ın ölüm paylaşımına destek veren Yeni Şafak yazarı Ergün Yıldırım. 

Sözü daha fazla uzatmadan kaybedenler kulübüne yeni gelen Yıldırım'ın yazısını paylaşalım:

Neslican Tay, hayatının baharında dünyadan göçtü. Dört kez kansere yakalandı. Bu hastalığa karşı direndi. Güler yüzüyle ve iddialı giyimiyle sosyal medyada gündem oldu. Şimdi üzerinde tartışmalar yapılıyor. Aslında tartışılan Neslican Tay değil. (Elbette ölüm acısının tazeliği karşısında insanın söz söyleme kudretine de sahip olması epey zor). Fakat Neslican Tay, bir sosyal olguya dönüştü.

Yok olmaya doğru akan bedenini sosyal medyada yeniden ikame ederek kurtarmaya çalıştı. Türkiye’de ölümün değişen kültürünü temsil ettiği için tartışılıyor. Aslında toplum ölüm ile kurulan ilişkinin değişimini tartışıyor. Mesele, ahlaki olmaktan ve ölüye saygı duyup duymamanın çok ötesinde. Bir psikiyatri profesörü olan Nevzat Tarhan, hastanın ölümle kurduğu ilişkinin yeni tarzına dikkat çekti. Çok önemli bir konuyu, en hassas noktada tartışma cesaretini gösterdi. Belki hastanın ölümünden sonra tartışsaydı ahlaki açıdan daha iyi olurdu. Ancak bu kadar farklılık üretebilir miydi? Hiç sanmıyorum. Çünkü insanların hızlı inanıp ve hızlı unuttuğu bir dönemden geçiyoruz.

Neslican Tay, ölümüyle yok olmadı! Ürettiği sosyal varlığıyla arkasından bize bir tartışma bıraktı. Bu tartışma artık onun şahsi özelliklerini de aşan bir vaziyet aldı. Temel sorun, ölümle kurduğumuz klasik Müslümanlık ilişkisinin tersyüz olması ve bunun yerine seküler bir ilişki tarzının gelmesidir. Bu ilişki insanlarımızı ölüme karşı daha dayanıklı mı yapacak, yoksa tamamen farklı bir duruma mı savuracak? Yıllar önce “Ölüm Sosyolojisi” diye bir makale okumuştum. Hocam Ümit Meriç vermişti okumam için. Hâlâ aklımda kalan bir tarafı var bu makalenin. Hastanelerde ölümü bekleyen kişiler üzerine yapılmıştı. Araştırmacı, hastaların ölümden aşırı biçimde korktuklarını ve bunu aşabilmek için de ölüm kelimesinden ve çağrışımlarından arındırılmış bir ortam üretildiğini söylüyordu. Zincirlikuyu Mezarlığı’nda seküler kesimlerin “her benlik ölümü tadacaktır” yazısından rahatsızlık duymaları da onların derin seküler bilincini anlatıyor.

Neslican Tay’ın pratiğinde sergilenen seküler ölüm algısı ise daha farklı bir veçhe taşıyor. Ölümü görmezlikten gelmek ve unutmak yerine onun üzerine gitmek. Onunla savaşmak, onunla savaşarak onun ürettiği dehşet korkuyla başa çıkmak. Seküler kültürün ölüm korkusunu onu unutarak ve onunla savaşarak başa çıkma girişimi artık Türkiye’de de yayılıyor. Hastanelerde insanı ölüme götüren hastalıklarla cedelleşilirken, ölümü hatırlatan tek bir cümle, tek bir kelime ya da tek bir imge gördünüz mü? Ben görmedim bugüne kadar. Şimdi bir de buna ölümle savaşmak ekleniyor. Seküler kültür, ölümle savaşarak onu aşma arayışı devreye giriyor. Burada teslim olmak tutumunun çok ötesinde bir durum var.

Büyük şair Necip Fazıl, “ölümü de öldüren Rabbe secdeler olsun” der. Burada ölüm artık ne korkulacak, ne savaşılacak, ne de unutulacak bir şey. Tam tersine ölümü de yaratan Allah’a teslim olarak ölümü aşma çabası öne çıkar. Burada insan ölmüyor, sadece ölüm denen olguyla dünyasını değiştiriyor. O nedenle “sırlanmak”, “istirahate çekilmek”, “öteki âleme göçmek” gibi ifadeler kullanılır. Türklerin Müslüman zihin dünyasında ölüm kültürü ne unutulması gereken korku ne de savaşılacak düşman. Yunus Emre ne kadar güzel söyler!

Tuzağa düşmüş tenleri Hakk’a ulaşmış canları

Görmez misin sen bunları sıra bize gelmiş yatar.

Âşık öldü diye salâ virürler

Ölen hayvan durur âşıklar ölmez

Ten, çukura atılan bir leştir. Ten bir hiçtir. Can (tin) ise Allah’a ulaşandır. Bunları görmek gerekir. Sıra bütün insanlara gelir. Ölüyle yok olduğunu düşündüğümüz tendir, bedendir. Onu asıl var eden can ise ölümle yok olmaz. Sadece geldiği yere geri döner. Allah’ın huzuruna çıkar. Âşık ölmez, ölen Allah’ın huzuruna göçen aşktan geri kalan hayvan! Yani biyolojik varlık.

Biz Müslümanların ölüm bilinci sekülerleşiyor. Yunus Emre’nin yolundan çıkıyor! Bunun yerine bedeni, teni salt hakikat sanan bir bilinç doğuyor. Ölüm insanı yok etmeye yönelten büyük bir kaos. Modern ölüm bilinci, ölümle başa çıkmaya yetmiyor. Bu nedenle klonlama, genetik temeli dönüştürme gibi ölüm projeleri peşinde koşuyor. Ölüm kültürünü değiştirmek yerine, biyolojisini değiştiren varlık mutlu olacağını sanıyor.

Yorumlar