RÖPORTAJ

Elif Şafak: Onur Yürüyüşü'ne en fazla başörtülüler sahip çıkmalı

Yazar Elif Şafak, yeni çıkan kitabı 'Havva'nın Üç Kızı'nı Hürriyet'ten Ayşe Arman'a anlattı. Elif Şafak çarpıcı açıklamalarda bulundu.

Elif Şafak: Onur Yürüyüşü'ne en fazla başörtülüler sahip çıkmalı
Yazar Elif Şafak, Müslüman Anadolu Gençlik ve Alperen Ocakları'nın tehditlerinin ardından İstanbul Valiliği tarafından ‘güvenlik’ gerekçesiyle Taksim’de Onur Yürüyüşü’nün yasaklanmasına ilişkin olarak, “Bu, temel bir demokratik haktır. Ve en büyük destek kadınlardan gelmeli. Çünkü kadını ezen ataerkil sistemle, cinsel azınlıkları hor gören ataerkil zihniyet aslında aynı kör zihniyet!” dedi.

Elif Şafak, katılacak olanların tehdit edildiği Onur Yürüyüşü’ne ve ramanzanda alkol içildiği gerekçesiyle saldırıya uğrayan Firuzağa’daki etkinliğe dair, “Mesela bugün Onur Yürüyüşü’nü ya da Radiohead dinlerken yobazlardan dayak yiyen gençleri veya Kürtlerin haklarını en fazla kim desteklemeliydi biliyor musun? Başörtüsünden dolayı vaktiyle üniversiteye giremeyen genç kızlar! Eskiden ezilenler, bugün ezilenleri daha iyi anlamalı. Halbuki öyle olmuyor Türkiye’de…” diye konuştu.

Yazar Şafak, yeni çıkan kitabı 'Havva'nın Üç Kızı' sebebiyle Hürriyet’ten Ayşe Arman’a verdiği söyleşide "Bu memleket, hepimizin öyle değil mi? “Ya sev, ya terk et” sloganı kadar korkunç bir slogan olamaz mesela! Kim, niye terk etsin? Esas mesele, farklılıklarla birlikte insanca yaşamayı başarabilmek. Laik babanın ölümünden sonra dindar annenin çökmesi çok önemli bir metafor. Cumhuriyet’in temel değerleri ve kazanımları tamamen yıkılırsa, yıkanlar da bu enkazın altında kalacak!" dedi.

Elif Şafak’ın Hürriyet’ten Ayşe Arman’a verdiği yazılı söyleşi şöyle:

Bu romanı neden yazdın?


-Birikti, birikti içimde. Edebiyatçı, çetrefil konularda en temel soruları sakınmadan, sansürsüz sorabilmek ister. Ama cevapları okura bırakır. Bu romanda dile getirilen tartışma konuları o kadar mühim ki. Bunları anlamadan, Türkiye'yi anlamak mümkün değil.

Bize neyi göstermek istedin?

-Kendi iç çelişkilerimizi! Fay hatlarımızı, kırılma ve kırma noktalarımızı. Nasıl birbirimizi yiyip bitirdiğimizi! O kadar yazık ediyoruz ki! Bunca güzel insan var bu ülkede ama halimiz ortada. ‘Gerçekleşmemiş potansiyeller diyarı’ Türkiye. Halbuki o değerli potansiyeli gerçekleştirseydik, çoğulcu demokrasiyi özümseyebilseydik, bu memleket ne kadar başka bir yer olurdu, olabilirdi…

Kelimelerinle, tespitlerinle Türkiye’nin aynasını mı tuttun?

-Evet, ayna tuttum bu topluma! Muhafazakârlar da, Kemalistler de var bu romanda. Dindarlar, dinsizler, solcular, sağcılar, muhalifler, muktedirler… Herkes var.

Nasıl bir Türkiye anlattığın?

-Kendi kendine yazık eden bir Türkiye! İnsanlarını pul gibi harcayan, geçmişin hatalarından ders almayan bir Türkiye. Milan Kundera’nın vaktiyle Doğu Avrupa ülkeleri için dediği gibi: “Tünele girmiş bir memleket.” Kimse bilmiyor nasıl çıkacağız bu hoyrat iklimden!Romanda anlattığın çelişkileri sen de yaşadın mı?


-Hem de nasıl. Oldum olası din felsefesi okumayı severim. Ama dindar hiç değilim. Tam tersine, katı dindarlığın insanları ‘biz’ ve ‘onlar’ diye ikiye ayırmasını tasvip etmiyorum. İçsel, ruhani yolculukları seviyorum. İçe dönünce, din ya da millet ya da ırk veya cinsiyet ayrımı yapmazsın. Mimar Sinan’ın dediği gibi “Bütün kubbelerin üzerinde gök kubbe var” ve onun altında Müslüman da, Yahudi de, Hiristiyan da, Zerdüşt de eşit. Herkes bir. Ayrımcılık yapan her türlü üslubu reddediyorum. Belki içten içe, ben de romandaki Mensur gibi o eski, nüktedan, kalendermeşrep Bektaşi-Melami-Mevlevi geleneklerini arıyorum. Onlar bambaşkaydı…

Bu zorlu yoldan sen de geçtin mi?

-Açıkçası ben hem demokrat, laik ve eşitlikçi hem de mistik ve inançlı olunabileceğine düşünüyorum. Ama bu nüansı Türkiye’de konuşmak ne kadar zor! Ne solculara anlatabilirsin ne sağcılara. Ne modernlere ne muhafazakârlara. Ama ne tuhaftır ki her kesimden okurum var. Çünkü her kesimde yalnızların, arayıştakilerin, araftakilerin, sorgulayanların sayısı az buz değil. Biz, Mevlana’nın bahsettiği topal kuşlarız. Sürülerle uçamayan…

Bu romanda yazardan çok, filozof gibi takılmışsın… İki çocukla nasıl yapıyorsun?

-Anne olunca filozoflaşıyor kadınlar galiba! Hayata, varoluşa dair sorular doluyor zihnimizi. Ama çok da okuyorum bu konularda. Seviyorum felsefeyi…

Kitaptaki bir tartışmada, başörtülüler de ‘ezilen’ konumunda anlatılıyor. “Kendi başına düşünemeyecek konumda olan birileri” gibi değerlendirildikleri söyleniyor… Bu, senin tespitin mi? Bu, farklılığa, ötekine tahammülsüzlük mü?


Onur Yürüyüşü’nün yasaklanmasına çok tepki duyuyorum. Bu, temel bir demokratik haktır. Ve en büyük destek kadınlardan gelmeli. Çünkü kadını ezen ataerkil sistemle, cinsel azınlıkları hor gören ataerkil zihniyet aslında aynı kör zihniyet!

Başörtülülerin de ‘ezilen’ olduğu tarihsel dönemeçler oldu elbette. Yere ve zamana göre bakmak gerek. Genelleme yapmadan yani. Romanda Mona, Avrupa’da, Amerika’da başörtülü bir genç kız olmanın zorluklarını yaşıyor. O da önyargılarla boğuşmak zorunda kalıyor. Böyle birçok genç kız var. Türkiye’de ne eksik biliyor musun? Başörtülüler ezildiğinde onların haklarını, Kürtler ezildiğinde onların haklarını, eşcinseller ezildiğinde onların haklarını, Ermeniler ezildiğinde onların haklarını… ‘Öteki’ her kim ise, onun haklarını sonuna kadar savunan 360 derece demokrat bir bakış açısı! Biz bunu geliştiremedik bu ülkede! Mesela bugün Onur Yürüyüşü’nü ya da Radiohead dinlerken yobazlardan dayak yiyen gençleri veya Kürtlerin haklarını en fazla kim desteklemeliydi biliyor musun? Başörtüsünden dolayı vaktiyle üniversiteye giremeyen genç kızlar! Eskiden ezilenler, bugün ezilenleri daha iyi anlamalı. Halbuki öyle olmuyor Türkiye’de…