RÖPORTAJ

Elif Aktuğ: 'Ertuğrul Özkök'ün içinde bir magazin kızı var!'

Sayım Çınar Elif Aktuğ'la gazeteciliği, gündemi, gelecek projelerini konuştu, ortaya eğlenceli, eğlenceli olduğu kadar da ses getirecek bir söyleşi çıktı.

Elif Aktuğ: 'Ertuğrul Özkök'ün içinde bir magazin kızı var!'
GAZETECİLER.COM - ÖZEL RÖPORTAJ
SAYIM ÇINAR  sayimcinar@gmail.com

Bodrumdayız, iyi ki de buradayız. Bazen insanın unutma bahçesinin olması gerekiyor. Bu bahçede insan gerçekten hatırlamak istemediği şeyleri unutmak için çaba sarf eder. Türkiye ciddi bir süreçten geçti. Magazin gazeteciliği gündemini mi yitirdi, bilmiyorum. Sen bu konuda ne düşünüyorsun? Türkiye'deki hızlı değişimlerin magazine etkisi ne oldu?

O kadar farklı dönemden geçiyoruz ki... Türkiye her zaman sancılı dönemler atlattı ama şu son dönem yaşananlar ortada ve gazetelerin magazin ekleri bile siyasi içerikle çıktı. Gazete eklerinin köşeyazarları bile ciddi konular yazdılar. Televizyon yazarı Yüksel Aytuğ, Mevlüt Tezel ciddi yazılar yazıyorlar ne zamandır. Gazetelerin eklerinin birinci sayfaları da öyle yapılır oldu çünkü ülkede bu kadar çok şehit verilirken, bu kadar çok olay olurken art arda, "evlendi, boşandı" gibi haberler yapmak biraz ayıp gibi. Ama bu süreç de geçti inşallah. Her şey düzeldi gibi görünüyor ve magazin yine rayına oturdu neticede. Ama tabii ki etkilenmemek mümkün değildi. Ben magazin ve lifestyle yazılar yazsam da, bütün ülke aynı şeyi konuşuyorken "Kayseri mantısı yedim, şöyle güzeldi, 10 liraydı" gibi şeyler yazamazdım.

Geçen hafta Pazar günü, püskürtülmüş darbenin ardından en büyük miting Yenikapı'da gerçekleşti ve buraya birçok ünlü geldi. Gelen ünlüler ve gelmeyen ünlüler ile alakalı Türkiye genelinde bir tartışma oldu. Bu miting Türkiye'yi ciddi anlamda birleştirdi, değil mi? Ama bir taraftan da magazinin ağır topları eleştirildi. Ne diyorsun bu konuda?

Aslında eleştiriler demokrasi nöbetlerinin başladığı dönemde ortaya çıktı çünkü püskürtülen darbe girişiminin ardından her gece meydanlara çıkıldı ve meydanlarda sanatçıları el ele, kol kola, ellerinde bayraklarla gördük ama bazıları yoktu. Ne sebeple yoktular tam olarak bilinmez ama gazetelerin bu sanatçıları kötü bir ayrımcılık yaparak göstermesini tasvip ettiğimi söyleyemem. "Gezi'de oradaydılar da neden şimdi meydanda değildiler?" gibi bir ayrımcılık yapanlar oldu. Medya organları kendi dizilerinin sanatçılarını koruyup diğer sanatçılara sataştılar. Onu hiç şık bulmadım mesela. Daha pozitif bir yayıncılık yapılabilirdi. Halit Ergenç'e "Sen neden gelmiyorsun, Türkiye'yi sevmiyor musun?" diye yazana kadar "Halit, seni de bekliyoruz, bize katılsana" gibi yayın yapılabilirdi. Halit Ergenç ve eşi büyük mitinge geldiler. Ben de erken saatlerde gittim ve miting bitene kadar oradaydım. Yenikapı Miting Alanı'na sanatçıların teknesiyle gittik. Fakat şunu söylemem lazım: Halit Ergenç ve Bergüzar Korel bütün gezi boyunca kimseyle konuşmayıp asık suratlı bir şekilde, lütfen gelmiş tavırlarını hiç bozmadılar. Herkes büyük bir yüreklilikle şarkılar, türküler söyleyip bayrak sallarken, bu bana biraz tuhaf geldi. "O kadar surat asacaksanız gelmeseydiniz yani" diye düşündüm ama tabii orada olmalarını, o fotoğrafı vatandaşa vermelerini çok önemsiyorum çünkü insanlar için önemli olan o birlik fotoğrafını görmekti. Lütfen bile gelinse oraya, eğer amaç o birliktelik ruhunu oluşturmaksa, herkes elinden geleni yaptı. Nitekim Kenan İmirzalıoğlu, Kıvanç Tatlıtuğ, Çağatay Ulusoyda oradaydı. Üçü de büyük star şu anda. Üçü de saygı duruşu başlamadan gittiler, yani miting alanına gelip gitmeleri kırk dakika içinde oldu. Oysa miting gecenin geç saatlerine kadar sürdü. Ama birçok sanatçı kaldı tabii. Bine yakın sanatçı vardı. İnanılmaz bir şeydi. Hande Yener de erken gitti, Yenikapı'ya tekneyle gelindiği için, tekneler miting bittiği zaman Kuruçeşme'ye dönecekti. Söylenene göre oradan Eminönü'ne kadar yürümüşler. Araç yok, yol kapalı, rezil rüsva olmuşlar yollarda. Böyle şeyler duydum. Ama yani "Niye böyle yaptı, Niye öyle yaptı"nın üzerine gidip kaşımaktansa, "İyi ki geldiler, ellerinde Türk bayraklarıyla o fotoğrafı verdiler, üç beş kişiyle fotoğraf çektirdiler ve vatandaşa 'Evet, biz de demokrasiden yanayız' tavırlarını gösterdiler" diye düşünmek gerek. Birkaç popçunun da şöyle bir şeyine şahit oldum: Herkes Müslüman olmak zorunda değil, Müslümanlığı tasvip etmek ve yaşamak zorunda değil elbette ama o mitingin adı Demokrasi ve Şehitler Mitingi'ydive bu mitingde gerçekten çok duygusal anlar yaşandı. Şehit aileleri, gazi aileleri ve bizzat gaziler oradaydı, protokolde sanatçılarla yan yana oturdular. Çok hoş bir elektrik oldu aramızda. O insanlarla konuştuk, sohbet ettik. Popçulardan birkaç tanesi miting alanında dua okunurken oflayıp puflayıp miting alanını terk etti. Bundan rahatsız oldum. Burası Hıristiyan bir ülke olsaydı, Hallelujah'lar çalsaydı giderler miydi acaba? Ben sadece azıcık saygılı olmalarını beklerdim. Ama üç tanesi gitti, yüzlerce sanatçı da oradaydı, dualarını ettiler.

BUNCA YILDIR YAZIYORUM, CANIM İSTERSE AŞK YAZARIM

Akşam Gazetesi'yle çok uzun süren bir yolculuğun var. Sekiz yıl içinde en azından dört beş yayın yönetmeni gördün. Akşam'da sen değişmeyen bir yüzdün, ne oldu da Akşam'la yolların ayrıldı? Akşam senin için önemli bir mecraydı. Özlüyor musun?

Akşam'da yazmaktan, çalışmaktan çok mutluydum. Başladığım noktada Serdar Turgut vardı. Serdar Turgut çok zeki, iyi bir yazardır. Gazeteeciler aslında yayın yönetmenlerini sevmezler. Ben de yayın yönetmenini seven yazar ya da muhabir ya da editör olmadım hiçbir zaman çünkü bizim işin doğası budur. Yayın yönetmenleriyle çok kankaolan, mıç mıç olan yazarları da pek sevmem doğrusu. Patronunu seven, yayın yönetmeninin dibinden ayrılmayan insanları hiç sevmem. Meselemiz var bizim neticede. Çatışmak da iyidir. Biz Serdar'la çatışırdık da. Ama "Niye öyle yazdın", "Bunu böyle yazma" demeyen bir yayın yönetmeniydi. Üstelik ne kadar provokatif yazarsam o kadar hoşuna giderdi ve ben Serdar Turgut döneminde haftada altı gün yazıyordum. Benim için çok verimli bir dönemdi o. Arkasından İsmail Küçükkaya ile yaşadığım bir dönem var ki İsmail Küçükkaya'nın Ankara temsilciyken tanıdığım İsmail'den yayın yönetmeni İsmail'e uzanan macerasındaki değişimini, gelişimini ve başarılarını takip ettim. İsmail Küçükkaya dönemindeki yazarlığımdan çok memnun değildim doğrusu çünkü o aşk meşk okunuyor diye benden sadece ilişkilerle alakalı yazmamı istiyordu. Ben kısıtlanmayı seven biri değilim. Bunca yıldır yazıyorum, canım isterse aşk yazarım canım istemezse bambaşka bir şey yazarım. Ama "bunu böyle yaz" diyince haliyle bir yazar olarak yayın yönetmenimden hoşlanmadım. Ve ilginç olan da, sadece ana gazete yayın yönetmenleri ile değil, röportaj yaptığım için eklerde de birçok yayın yönetmeniyle çalıştım. Burada çok başarılı, düzgün, dört dörtlük insanlarla çalıştığım gibi, maalesef o koltuğa neden oturtulduğunu bilmediğim birer ev kızı olması gerekirken gazetelerde çalışan insanlarla da bir arada olmak zorunda kaldım, onlar benim müdürüm oldu.

Eklerdeki yönetmenlerle ilgili ne düşünüyorsun?

İlk dönemde bizim Akşam Gazetesi'nin günlük eki de vardı. Günlük eki yapan Nazan Ortaç diye bir arkadaşım vardı ki zaten Sabah grubundan gelmişti o dönemde. İnanılmaz iyi niyetli, çalışkan, işini bilen bir gazeteciydi. Keza o dönem çıkan Brunch ekimiz vardı, Özlem Akalan yapardı. Özlem'le ekibi çok iyiydi. O dönem yazarlarımız çok iyiydi. Fakat İsmail Küçükkaya'dan sonra biz bu ivmeyi kaybetmeye başladık. Eklerdeki kuvvetli isimler gitti ve başka bir gazeteden kovulduktan sonra bizim gazeteye alınan bir arkadaş vardı, o yayın yönetmeni oldu. Nilay Örnek, MezinDedeyi gibi arkadaşlarla çalıştığım oldu. Böyle farklı insanlar tanımak hoş ama şu çok ilginç, bir insan bir insana mevki teklif edebilir fakat o insanın kendini bilmesi çok önemli. Herkesin her yere atlamaması lazım. Yayın yönetmenliği, yöneticilik bana sorarsan dünyanın en zor işi. Bana şimdi aldığım maaşın on katını da versen beni bir masaya oturtamazsın, ben o işi yapmam. Yapamam değil yani, yapmam.

Türkiye'de herkes o statü durumlarını seviyor.

Bayılıyorlar. Müdür olmak, direktif vermek... Herkes her işi yapamaz. Birçoğu ile dalga geçiliyor. Alev Alatlı kimdir bilmeyen yayın yönetmeni olur mu, ben gördüm Akşam'da...

Akşam seni biraz bezdirmiş gibi.

Bir dönem değilse bile, sonlara doğru öyle oldu. O bezdirmenin arkasından da, değişen yönetimle beraber, Mehmet Ocaktan yönetimindeki Akşam Gazetesi'nden çıkardılar.

KÜÇÜK OKULLU KIZDAN, KOCA KÖŞE YAZARINA DÖNÜŞTÜM

Şimdi Yeni Asır Gazetesi'nde, İzmir'de basılan bir gazetede yazıyorsun. İzmir, İstanbul'a oranla, ilişkilerin daha net olduğu bir yer. İzmir'de yapılan bir gazete de öyledir mutlaka. Kadın bir yayın yönetmeniyle çalışıyorsun. Bunun avantajı nedir? Yeni Asır'da yazmak sana ne kazandırıyor?

Yeni Asır, ben üniversitedeyken ilk staj yaptığım ve muhabirliğe başladığım gazeteydi. O dönemlerimi hatırladım. Şebnem Bursalı bana köşe yazarlığı teklif ettiği zaman gözlerim doldu çünkü konuşmaktan ürken, insanlarla röportaj yapmaktan çekinen küçük, okullu kızdan koca köşe yazarına dönüştüm bu kadar yıl içinde. Çok hoşuma gitti. O zamanlar aklımın ucundan bile geçmezdi "Ben bu gazetede köşe yazarı olacağım" diye. Şebnem Bursalı ile çalışmak çok güzel bir deneyim. Çalıştığım en iyi yayın yönetmenlerinden biri diyebilirim. Şu anda diz dize çalışmadığım için çatışma vs. yaşamıyoruz ama Serdar Turgut'la yaşadığım dönemi yaşıyorum diyebilirim. Son derece özgürüm. İstediğimi yazıyorum, istediğim yorumu yapıyorum ve zaten çok okunduğum için de bu gazetede kimseyi rahatsız etmiyor.

Ben bugüne kadar televizyonda magazin eleştirisi yapan, hafif programlar yapan biriyken; ciddi, yere sağlam basan yazılar yazıp yorumlar yapınca "Vay be, bu kız amma kafalı kızmış" gibi bir görüntü oluştu, okuyucu da bundan çok memnun."

Çok beklenmedik yazılar da kaleme alıyorsun. Biz magazin beklerken politik yazılar da yazabiliyorsun. Türkiye'deki medyayı eleştiren yazılar da yazıyorsun. Tipik magazin yazarı olmamak seni besliyor.

Çok doğru. Burada öyle bir farklılık oldu çünkü ben ana gazetede yazıyorum haftada üç dört gün, dolayısıyla ana gazetede yazarken belli sayıda sayfan var ve sen orda "lololo" yazılar yazamıyorsun. Dediğin gibi İzmir gazetesi de olsa gündemi o kadar sert ve değişken olabiliyor ki onun dışında kalma ihtimalin yok. Okuyucu da onu bekliyor senden, hemen ertesi gün "Niye onu yazmadın?", "Niye buna yorum yapmadın?", "Bunun için ne düşünüyorsun?" diye yüzlerce eleştiren mail geliyor. Okuyorlar ve senden böyle beklentileri var. Ben bugüne kadar televizyonda magazin eleştirisi yapan, hafif programlar yapan biriyken; ciddi, yere sağlam basan yazılar yazıp yorumlar yapınca "Vay be, bu kız amma kafalı kızmış" gibi bir görüntü oluştu, okuyucu da bundan çok memnun. Zaten ben de kaç yaşına gelmiş bir gazeteciyim, tabii ki böyle düşüncelerim vardı ama farklı ortamlarda yazı yazıyordum.

Bu son dönemde, daha ulusal bir çizgide gazetecilik yapan çok büyük gazeteler bile artık barış içinde gazetecilik yapmaya başladı. Eskisi kadar sert bir muhalefet yok. Sert bir muhalefet olmadığı gibi, değişen kimlikler var. Medyada çok fazla değişim oluyor ve bu değişimler okur tarafından fark ediliyor. Sen bunu nasıl değerlendiriyorsun?

Söylediğin zaman aklıma Hürriyet Gazetesi geliyor. Ben çok sert muhalefet yaptığı dönemde bile Hürriyet'in, muhalefet yaparken sadece muhalif olmak için, iktidara olan nefretiyle, birtakım işler yolunda gitmediği için yaptığını düşünüyordum. Daha iyi gazetecilik ve muhalefet yapılabilecekken, orada da saçmaladıkları noktalar çok oluyordu. Fakat Hürriyet'in şu anki çizgisini de hiç beğenmiyorum. Çünkü bir şekilde muhalif durdu. Tabii ki muhalif gazeteler de olmalı, olmaması mümkün değil. Hatta aynı gazetenin içinde birbirinden farklı düşünen, kendi içinde muhalif olan yazarlar barındırmasından yanayım.

Yunan Adaları ile ilgili ciddi polemikler çıktı. Bu Yunan Adaları olayına nasıl bakıyorsun? Örneğin Melis Alphan'ın siyasi bir çizgisi var, bir taraftan da Kelebek'te yaptığı işi biliyoruz. Onu nereye oturtuyorsun?

O zaten çok ilginç bir örnek. Ben Melis'in yerinde olsam, o kadar ciddi, siyasi içerikli, sert, kimi zaman at gözlüğüyle baktığım yazılar yazdığıma inansam, niye elâlemin eteğindeki dantelin uzunluğunu yazayım? Ne kadar saçma. Öyle bir kariyer yaptıysan o topa neden giriyorsun, anlamıyorum. Aslında böyle tuhaf durumlar var biz yazarların içinde ama Melis'inki en politik çizgisi olan.

Herkesin içinde bir magazin kızı var galiba.

Tabii, Ertuğrul Özkök'ün içinde bir magazin kızı yok mu yani? Ben onun önceki hayatında ciddi bir kadın magazin muhabiri olduğunu düşünüyorum. Ertuğrul Özkök farklı yani. Oturup FETÖ'yü, ıvırı zıvırı yazarken, ertesi gün, büyük abdest yapılırken kullanılan kasın işlevlerini yazıyor veya Monica Belluci'nin ayaklarının güzelliğini yazıyor günlerce. Öyle bir paranoya var bütün gazetecilerde. Çoğu gazeteci değil tabii, köşe yazarı. Ama hepimiz seviyoruz magazini.

Gelecekten umutlu musun? Sen ana gazetelerde yazmaya alışmış bir köşe yazarısın. Milliyet Cadde'de de geçmişin oldu. Şu an biraz daha freelance çalışıyorsun. Daha iyi bir noktada olman gerektiğini düşünüyor musun? Biraz geriye çekildin mi?

Çekildim diyemem. Aslında internet ve sosyal medya öyle bir durumda ki şu an, Milliyet Cadde'de ya da Hürriyet'te yazan bir yazardan daha az tıklanmıyorum. Gazetelerin tiraj rakamı açıklanıyor ya, -ne kadar doğru bilmiyorum- keşke biz yazarların da ne kadar tıklanıp okunduğunun böyle bir listesi yapılsa, korkmadan bunları söyleseler, yayımlasalar. Ben çok isterim doğrusu.

Senin oyunculuk geçmişin de var. Bazı filmlerde rol aldın ve hiç de başarısız olmadın. Neden devam etmiyorsun?

Ben aslında mesleğe başladığım noktada British Columbia Üniversitesi'nde bağımsız sinema okumuştum ve bunu okurken de ben senarist veya yönetmen olarak bir kariyer yaparım diye düşünüyordum. Fakat sonra basın yayın okudum, ondan sonra da gazetecilik geldi. O dönemde Ankara'da Melih Gökçek Keçiören Belediye başkanıyken bir sürü çocuk tiyatrosunda oynadım, yazdım ama devam etmedi. Ben sadece Ekmek Teknesi'nin ve Çınaraltı'nın senaristiyim. Çınaraltı'nı yazdığım dönemde Çınaraltı'nda oynamıştım da. Ben Çınaraltı'na yazdığım karakteri yönetmenime anlatırken öyle yaşayarak anlatmışım ki yönetmenim Andaç Haznedaroğlu, "Elif, bunu senden başka kimse oynayamaz, bu sensin" dedi. Onun teşvikiyle oynadım ben.

Ekmek Teknesi'nin senaryo ekibinde miydin?

Evet, Hasan Kaçan'la beraber yazdık ve Osman Sınav ekibiyle beraber o işi yaptık. O dönem yine Ömer Kavur'un Patroniçe'sinde oynadım, Ömer Kavur'dan gelen teklifle. Allah rahmet eylesin. Çok kısa bir rol olsa da benim müthiş gurur duyduğum işlerden biriydi ama oyunculuğa devam edeceğim gibi bir his var içimde.

Geçtiğimiz yıllara baktığımızda, bu yıl turizm biraz daha sorunlu. Yine Bodrum'dasın. Bodrum'u bu anlamda nereye oturtuyorsun?

Aslında en büyük sorunlu, gazeteler. Sen Bodrum'u, Çeşme'yi, Alaçatı'yı dünyanın en pahalı, en ulaşılmaz yeri gibi gösterirsen insanları ürkütürsün. Oysa Bodrum'da, şu an içinde olduğumuz bu mekân gibi son derece mütevazı, uygun fiyatlı ve inanılmaz güzel bir doğaya sahip ortamda, en muhteşem denizde tatil yapmak mümkün. Ama insanlar öyle bir korktu ki Bodrum'daki ilanlara bile bakmıyorlar çünkü magazin gazetelerinde "Şu otel bu para", "Lahmacun 100 lira" gibi haberler çıkıyor. Hayır, şu arkada hemen, koskoca mantı 8 liraya satılıyor. Dolayısıyla ülkenin her yerinde tatil yapmak mümkün. İnsanları böyle akın akın Yunan Adaları'na yönlendirdi bu gazeteler. Ucuz turlar var, çok iyi işletmeler var ama seslerini duyuramadılar. "Uygun fiyata iyi bir tatil vaat ediyoruz" anlamında çok fazla insana ulaşamadılar.