RÖPORTAJ

Başak Bıçak: Basın ve sinema sektörü fazla iç içe geçmiş durumda

"Hala da gözlerim dolarak, korkudan titreyerek, kahkahalarla gülerek, şaşkınlıktan dilim tutularak film izliyorum. Bir sinema yazarının unutmaması gereken şeyi yapıyorum yani, seyirci olma halini hiç bırakmıyorum"

Başak Bıçak: Basın ve sinema sektörü fazla iç içe geçmiş durumda

GAZETECİLER.COM - ÖZEL İÇERİK
SAYIM ÇINAR
sayimcinar@gmail.com

Biz Başak Bıçak'ı Akşam gazetesinin hafta sonu eklerinde sinema ile ilgili röportaj ve yazılarından tanıyoruz. Kendisi aslında yüksek lisanslı bir Tarihçi. Ama 2012 yılında bir gün kaderi değişti. Akademik kariyerini bir yana bırakıp sinema yazarlığına bşaladı.

Tarih eğitimine, "filmlere tek boyutlu bakmamı engelledi, beni tek tip eleştiriden kurtardı" diyerek dikkat çeken Başak Bıçak, gazete okurunun "basit bir anlatım ile filme neden gitmesi gerektiği konusunda bilgilendirilmeyi beklediğini" de düşünüyor.

Klasiklere olan düşkünlüğünün de altını çizen Bıçak, "hala da gözlerim dolarak, korkudan titreyerek, kahkahalarla gülerek, şaşkınlıktan dilim tutularak film izliyorum. Bir sinema yazarının unutmaması gereken şeyi yapıyorum yani, seyirci olma halini hiç bırakmıyorum" diyor.

İşte Sayım Çınar'ın gazeteciler.com için Başak Bıçak ile yaptığı o röportajdan dikkat çeken bölümler:


TARİH EĞİTİMİM BENİ TEK TİP ELEŞTİRİDEN KURTARDI

Bir süredir Akşam’da sinema yazıları yazıyorsun. Öncelikle nasıl başladın sinema yazarlığına? Kendini nereye oturtuyorsun?

Aslında mesleğim tarihçilikti… Dokuz Eylül Üniversitesi’nde tarih okudum, yine aynı alanda yüksek lisans yaptım. Fakat hayat bazen beklenmedik sürprizlere gebe olabiliyor. Doktoramı da tarih üzerine yapmayı planlarken, 2012 yılında, 11 sene sonra İzmir’de yapılan ve bir daha hiç düzenlenmeyen uzun metraj film festivali benim Murat Tolga Şen’le tanışmamı, dolayısıyla da sinema yazarlığına adım atmamı sağladı. O günden bu yana, Öteki Sinema, Beyazperde, Film Arası Dergisi, Cinedergi ve son bir yıldır da Akşam gazetesi hafta sonu eklerinde yazıyorum. Her zaman disiplinler arası çalışmanın gerekliliğine inandığım için, tarihin yanında yıllardır sürdürdüğüm sinema tutkum böylece yazarlığı dönüşmüş oldu; sonrasında da meslek olarak devam ettirdim.

Tezimde karşılaştırmalı tarih çalışmış olmanın, film okumalarında çok büyük katkılarını gördüm. Hatta en büyük avantajım bu oldu diyebilirim çünkü tarihçi kökenli olmak, sizi pek çok sinema yazarının düştüğü bir hatadan, tek tip eleştiriden kurtararak, filmlere farklı pencerelerden bakmanızı sağlıyor. Öteki Sinema gibi mecralarda elbette daha derinlemesine incelemelere ihtiyaç oluyor ama gazete okuyucusu, “kamera açısından” ziyade bizlerin filmi neden sevip sevmediğiyle ilgileniyor. Basit anlatım arıyor. Bu yüzden sinema izleyicisinin bir filme neden gitmesi ya da gitmemesi gerektiği konusunda doğru fikirler verebildiğime, kılavuzluk edebildiğime inanıyorum.

BASIN VE SİNEMA SEKTÖRÜ FAZLA İÇ İÇE GEÇMİŞ DURUMDA

Bir taraftan da yönetmenlerle, oyuncularla röportajlar yapıyorsun ve onlarla çok sıkı fıkı olduğun zamanlar oluyor. Kendini tarafsız buluyor musun yaptığın işte?

Bu meslekte tarafsız olduğunu iddia edenin bile yüzde yüz sektörden arınmış yazılar üretebildiğini söylemek zor açıkçası. Film festivallerinde film ekipleri ve sinema yazarları bir araya gelip sohbet ediyorlar, dostluklar kuruyorlar. Basın ve sinemacılar sektör gereği fazlasıyla iç içe geçmiş durumda. Fakat bu durum, kötü bir filmin kötü olduğunu söylememize engel teşkil ediyor mu? Bana göre hayır ama pek çok kişi için ne yazık ki durum böyle değil. Her hafta gösterime giren mafyatik komediler ve cin temalı korku filmlerine salt dostluk bağlarımız yüzünden “iyi” demenin yalnızca mesleğimize zarar vereceğini ve filme hiçbir katkısı olmayacağını unutmamak gerekiyor. Çünkü seyirci aynı stilde filmlerden o kadar sıkıldı ve o kadar iyi seçim yapıyor ki artık, bizim iyi dediğimiz filme gişede en güzel cevabı veriyor. Bazen sinema yazarları ağız birliği etmişçesine ki malumunuz bunlar genelde festivallerde yarışanlar oluyor, arkadaşlarının filmini yere göğe sığdıramayan eleştirilerle süslüyorlar. Ama sonra bakıyoruz, filmi yalnızca birkaç bin kişi izlemiş. Başyapıt dedikleri film, kendi ülkesinin beğenisinden uzak, ne anlatmak istediğinden bihaber, hikâyesiz, diyalogsuz, sanat yaptığını sanan yapımlar. Her türde filmi izlemeye antrenmanlı sinema yazarları bile izlerken bunalıyor, sinemaya kafa dağıtmaya giden insan nasıl izlesin. Giderek çıkmaza giren yerli sinemamızın en büyük sorumlusu, festivallerde bol kepçeden ödül dağıtarak doğru yanlış algımızla oynayan jüriler ve bu jürilerde yer alan sinema yazarlarıdır. Kimse filmi gişede battığında halk sanattan anlamıyor dememeli çünkü yönetmene o hikâyenin iyi olduğunu düşündüren ve onu ödüllendirenlerdir hatalı olanlar. Tarafgirlik meselesi, sinemamızın en büyük sorunu. Bugün İstanbul Film Festivali’nde, ulusal yarışma filmlerini izlerken dağ bayır dışında bir şey göremiyorsak, iki diyaloga muhtaç kalıyorsa izleyici, bunun artık tartışılması gerektiğine inanıyorum. Tartışmaya açana, yanlış örnekleme yapsa dahi, saldırmaya ve aşağılamaya değil! Sinema ve sinemamız, birey çıkarlarının ve beğenilerinin üstünde bir değer taşıyor. Umuyorum bugün yaptığımız hatalarla, geleceğe kısır bir sinema emanet ettiğimizin ayrımına vardığımızda çok geç olmaz.

ALDIĞI TELİFLERLE YAŞAYAN BİR YAZARIN BAŞKA İŞLER YAPMASI...

Son zamanlarda sinema yazarları hem oyunculuk yapıyorlar, hem başka işlerle uğraşıyorlar. Sence sinema yazarlarının öncelikli işi ne olmalı? Yapılan sinema eleştirmenliğini nereye oturtuyorsun?

Türkiye’de kültür sanatın yerini az çok hepimiz biliyoruz. Gazetecilerin ne kadar değer gördüklerini ya da ne kadar kazanabildiklerini… Teoride bir sinema yazarının piyasanın içinde işler yapması doğru değil fakat pratikte oradan buradan aldığı teliflerle hayatını idame ettirmeye çalışan birine, neden başka işlerle uğraşıyorsun demek de yanlış olur. SİYAD’ın bile içinde sektöre karışmış yazarlar olduğunu ve bunun kabul gördüğünü düşünürsek, durumu normalleştirmekten başka çare kalmıyor. Hiçbir sinema yazarı sabahları basın gösterimine ya da yılda birkaç film festivaline gitme lüksünü bırakıp başka işlerle yorulmak istemez. Ancak geçim derdi noktasında, ben kendi adıma anlayışla karşılayabiliyorum. Pekâlâ, yazarlığı bırakmaları da öğütlenebilir ama zaten bu mesleği yapan kaç kişi kaldı ki?

Zaman zaman Öteki Sinema’da da yazılar yazıyorsun, internetin gücüne inanıyor musun?

Öteki Sinema, yazarlığımın başlangıcı ve ilerlememi sağlayan yer olduğu için benim açımdan her zaman ayrı bir önem taşıyor. Çünkü şunun farkında değiliz ama bir gazete köşesinden daha çabuk geri dönüşü, daha fazla tanınma imkânını, Öteki Sinema gibi butik fakat geniş kitlelere ulaşabilen siteler sayesinde elde edebiliyoruz. Akşam’da yazdığım yazılara çok güzel tepkiler geliyor ama Öteki Sinema’dan aldığım verimi başka hiçbir siteden alamıyorum. Beyazperde de bu anlamda çok etkili ama enteresan bir biçimde Öteki Sinema’nın kitlesi çok güçlü olduğu ve hızlı yorum yapabildiği için çoğu zaman daha tatmin edici olabiliyor benim açımdan.

ÇIKACAK DAHA ÇOK KAT VAR

Bu sektörde bu işi yapan çok fazla insan var, sen çok kısa bir süre içerisinde günlük bir gazetede haftada iki yazı yazmaya başladın, sinema yazan arkadaşların senin bu yükselişini nasıl değerlendiriyorlar?

Ben iyi niyetin ve iyi düşüncenin gücüne inanırım. Her zaman yanımda olan, yardımlarını esirgemeyen arkadaşlarım ve en önemlisi ailemin desteğiyle tarihçilikten sinema yazarlığına uzanan bir meslek inşa ettim. Şu an bana göre hala temeldeyim. Çıkılacak çok kat, öğrenilecek çok fazla bilgi, izlenecek binlerce film, okunacak yığınla kitap var. Bu uzun bir yolculuk ama keyifli olacağına inancım tam.

Sektörün içerisinde egosunu kontrol edemeyen bir sürü insan da var, bir de Türkiye’de son yıllarda çok fazla film çekiliyor. Hepsine yetişebiliyor musun? Haftada ortalama kaç film izliyorsun?

Sanırım sinema yazarlığıyla ilgili tek şikâyetim, her hafta vizyon filmlerinin istilasına uğruyor olmak. Bazen o kadar işe yaramayacak filmlerle beynimizi doldurmak zorunda kalıyoruz ki, klasikleşmiş yapıtlara yalnızca hafta sonları vakit ayırabiliyorum ve açıkçası bu durum beni mutsuz ediyor. Bazen günde 7 film, bazen de yalnızca 1 film izleyebiliyorum. İş yoğunluğuma göre değişebiliyor. Vizyonu elbette takip etmek durumundayız, hatta çok iyi filmler de denk gelebiliyor ama sinemanın asıl tadı klasiklerde…

SİNEMA BENİM İÇİN KAÇIŞ NOKTASIYDI HALA DA ÖYLE

Sinemanın hayatındaki bir boşluğu doldurduğuna inanıyor musun? İzlediğin filmler senin için bir terapi odası gibi mi?

Sinema yazarlığına başlamamın yegâne sebebi benim için kaçış noktası olmasıdır zaten. Yüksek lisans sırasında yüzlerce kitapla, eski dildeki çevirilerle boğuşurken beni başka bir dünyaya taşıyan her zaman sinema oldu. 90’lar jenerasyonunun izlediği en etkileyici filmlerden biri olan Aslan Kral’dan beri sinema benim için büyüleyici bir şeydi, hala da gözlerim dolarak, korkudan titreyerek, kahkahalarla gülerek, şaşkınlıktan dilim tutularak film izliyorum. Bir sinema yazarının unutmaması gereken şeyi yapıyorum yani, seyirci olma halini hiç bırakmıyorum.

SEVDİĞİ İŞİ YAPAN AZ SAYIDA İNSANDAN BİRİYİM

Sinema festivallerine de çok fazlaca gidiyorsun, orada da bir sürü insanla tanışıyorsun, bir taraftan da Alfa Grubu gibi önemli bir yayınevinde çalışmaya başladın, tempon biraz daha yükseldi, heyecanlı mısın?

Tarihçi olmanın ilk şartı kitapları çok sevmektir. Başka türlü bu kadar çok severek ve isteyerek tarih okuyamazdım. Bu işle birlikte en büyük iki tutkumu birleştirdim; hem sinema evreninde hem de kitapların dünyasında dolaşıyorum ve bu bana büyük bir haz veriyor. Bu ülkede sevdiği işi yapabilen az sayıdaki insandan biriyim. O yüzden çok şanslıyım.

Bir de tezin var, yayınlamayı düşünüyor musun?

Evet, sinema yazarlığına geçiş döneminde epey ertelemiştim ama şimdi yeniden kontrollerine başladım. “Fransa’da Üçüncü Cumhuriyet Dönemi ve Türk Modernleşmesine Yansımaları” tezimin konusu ve Üçüncü Cumhuriyet dönemi üzerine yeterli sayıda Türkçe kaynak olmadığı için değerli olduğuna inandığım bir çalışma. Dilerim, iyi bir kaynak kitap olabilir.