Avni Özgürel: Ajan olsaydım söylerdim!

Kamuoyunda 'ajan' olduğuna yönelik tartışmalar yürütülen gazeteci Avni Özgürel Ajan olsaydım söylerdim! dedi.

GAZETECİLER.COM -

Kamuoyunda 'ajan' olduğuna yönelik tartışmalar yürütülen gazeteci Avni Özgürel T24'ten Hazal Özvarış'ın sorularını yanıtladı.  “Ajan olsaydınız söyleyebilir miydiniz?” sorusuna şu yanıtı veriyor: “Tabii canım. Ama o zaman bu mesleği yapmazdım.”

İşte Özgürel'in anlattıklarından dikkat çeken bölümler:

Konu ajanlık olunca, gazetecilik de beşinci kol faaliyeti olarak yürürlüğe giriyor. Gazetecilik, ajan veya bir şekilde kullanılan/yararlanılan "gazeteciler"le de itibarsızlığa yakalanıyor. Gazeteciliğin karanlık yollarında bu derin parmak izleri bulunan bu grup, manipülasyon/dezenformasyonun semalarında neden, nasıl, ne karşılığında dolaşıyor? Cevap, sadece, hak etmediği şeyleri de elde etme iştahıyla sınırlı olabilir mi?

Ajanlığın medya dünyasında nasıl işlendiğini öğrenmek için, çok sayıdaki söyleşisinde bu bilgiye vakıf olduğunu ima eden ve Murat Yetkin’in “Derin devletin sol unsurları da, sağ unsurları da var, yani o sağcı, ben solcuyum, o Kürtçü diye bir ayrım yok” sözlerinden alıntı yaparak işaret ettiği gazeteci Avni Özgürel’in kapısını çaldık.

İstihbarat birimleri gazetecilerle nasıl ilişki kuruyor? Hangi gazetecilerle iletişime geçeceklerini nasıl tespit ediyorlar? MİT, emniyet ve askerin istihbarat birimlerinin gazetecilerle temasındaki yöntemler ve farklılıklar ne? Devşirilen gazetecilerden neler talep ediliyor?

“Devlete bağlılığın ajanlığı gerektirmeyecek kadar gazeteciliğin önünde olduğu” yorumunu da içeren “ajan gazeteci” tartışmasına dair bu soruların yanıtlarını aradığımız Avni Özgürel, milliyetçi/ülkücü hareketten gelen bir isim. Abdullah Öcalan’ı, 1960’larda, kendisinin de gittiğini ve Milli İstihbarat Teşkilatı’na (MİT) ait olduğunu söylediği Fikir Ajansı’nda gördüğünü açıklayan Özgürel, mesleğe Ulus gazetesinde çalışmaya başladı. Milliyet, Akşam, Yeni İstanbul, Ayrıntılı Haber ve Sabah’ın yanı sıra Alparslan Türkeş’in isteğiyle çıkardığı Yeni Sözcü ve Turgut Özal’ın oğlu Ahmet Özal’ın sahip olduğu Turkuaz dergisinin de aralarında bulunduğu pek çok yayında çalışan Özgürel’in gazetecilik mazisinde en çok yer edinen gazetelerin başında Radikal yer aldı.

Yayımlanmış kitapları arasında Osmanlı'dan Cumhuriyet'e İktidar Oyunu (Etkileşim, 2009), Ayrılıkçı Hareketler (Altın, 2006), Cumhuriyet ve Din (Ufuk, 2003) ve İşaret Taşları da (Timaş, 2001) bulunan Özgürel, ayrıca, pek çok belgesel filmin yanı sıra Zincirbozan (2007) ve Büyük Oyun (2010) adlı sinema filmlerinin senaryo yazarlığını yaptı. 7 Şubat 2012, MİT krizini konu alan “Darbe” filmi yakında vizyona girecek olan Avni Özgürel, birleşikbasın.com haber sitesinin de sahibi.  

Akil İnsanlar Heyeti üyesi de olan Özgürel, “ajan gazeteci” iddialarında adı anılan bir isim. Hatırlattığımızda Özgürel iddiayı yalanlıyor. Ve “Ajan olsaydınız söyleyebilir miydiniz?” sorusuna şu yanıtı veriyor:

“Tabii canım. Ama o zaman bu mesleği yapmazdım.”

Gazetecilerin istihbarat birimleriyle ilişkisi olabileceğini söyleyen Özgürel’e göre, sorunlu olan “örtülü ilişki.” “Bu mesleği ilerde hatırat yazmak için yapmıyorum” dese de bildiğini ileri sürüp içeriğini paylaşmadığı pek çok bilgi arasında “ajan gazeteciler”in de isimleri olan Özgürel, Cumhuriyet gazetesinin 29 Mayıs 2015’te “İşte Erdoğan’ın yok dediği silahlar” başlığıyla duyurduğu MİT TIR’ları haberinin yayından önce kendisine de geldiğini şöyle açıklıyor:

“Cumhuriyet’in son TIR yayını; bu yayının içeriği tek bir DVD’dir. Bu DVD hepimize geldi. Bana da geldi, Hürriyet’e, Milliyet’e, Taraf’a, başka gazetelere, gazetecilere de gitti. Bir tek Cumhuriyet yayımladı.”

DVD’nin emniyet istihbaratında yapılanmış bir çekirdekten sızdırıldığını savunan Avni Özgürel’in T24’ün sorularına verdiği yanıtlar şöyle:

Ajan gazetecilik kepazelik; ben MİT’ten teyit isterim’

- İstihbaratın bu girişimde gazetecilerle iletişimine dair verdiğiniz his, daha gevşek bir temas. İstihbarat birimleri “Elemanım” diye baktığı bir gazeteciyle nasıl ilişki kuruyor?

İkisi birbirinden farklı.

- Kaç çeşit yöntem/ilişki var?

Türkiye’de istihbarat örgütü ile birlikte çalışan gazeteci vardır. Eğer iş ajanlık seviyesindeyse bu mesleki bakımdan tamamen kepazeliktir.

- Ajanlık eşittir para karşılığı düzenli eleman olmak mı demek?

İster paralı, ister parasız. Bazı gazeteciler hâlâ çocuksudur, ajan olmak hoşlarına gider. “Gizli görev” heyecanı... Onun dışında MİT’ten bilgi almak, analiz yapan her gazeteci için arzu edilecek bir şeydir. Önemli bir bilgiyi yazmak noktasına gelmişsem, MİT’ten teyidini isteyebilirim. MİT’in basın müşavirleri benim her zaman tanıdığım insanlar olmuştur. Birlikte çalıştığım biri, MİT’te basın müşaviri olarak çalışmaya başlayınca çok şaşırmıştım, sezmemiştim çünkü.

- Hayri Birler mi kast ettiğiniz?

Mesela o. Ben MİT’le ilgili, kimin MİT personelinin borsada para kaybettiği, mafyöz unsurlarla nasıl iç içe yaşadıkları gibi önemli bilgiler de yazdım. Bunlarda mesela MİT’ten teyidini alırım, teyit etmeseler de yalanlamayabilirler.

- MİT’in her teyidine güven, her suskunluğuna doğruluk atfetmek...

Benim kendi doğrularım var. Seçtiğim kişiyi de daha önceki ilişkilerimde tartmışımdır zaten. Yoksa ‘beni kullanıyor mu’yu hissetmemek mümkün mü? Siz de bu mesleği yapıyorsunuz, birisinin sizi aracı kılıp kılmadığını zaman içinde öğrenirsiniz. Kullanılmışsanız bile bir defa kullanılırsınız, sonra ilişkiyi koparırsınız.

‘MİT’le yıldızımız barışmadı’

- Sizin geçmişinizde “Kullanılmışım” dediğiniz bir vaka oldu mu?

MİT benim hakkımda 12 Eylül’de çok olumsuz raporlar düzenlediği ve onlarla hep çatışageldiğim için yıldızımız barışmadı. Şimdi, zaman zaman eleştirseler de doğru söylediğimi görüyorlar. Ben Akil İnsanlar Heyeti’yle Kılıçdaroğlu’na da gittim. Benim için önemli olan ülkenin çıkarlarıdır. Bunu sağlayan Kılıçdaroğlu ise bundan memnuniyet duyarım.

- Sizin için önemli olan gazetecilik değil, ülkenin çıkarları mı?

Akil İnsanlar Heyeti çerçevesi gazetecilik dışı bir iş. Bu teklifi kabul etmemin tek gerekçesi, barışın tesis edilmesine inancım.

- Ajanlık ve teyit için başvuru arasında gazeteciler ile MİT, emniyet veya asker arasında kurulan ilişki biçimleri neler? Örneğin “dost kuvvet” gibi bir kategori de var mı?

Milli Güvenlik Akademisi diye bir akademi vardır. Harp Akademileri’nin içindeki bu akademiden mezun gazeteciler de vardır. Oradan mezuniyet sizin bürokraside bir yerlere gelmenizi kolaylaştırır. Özellikle kamunun etkin olduğu mecralarda...

- Böyle bir CV, medya patronunun önüne geldiğinde ne olur?

Öyle bir medya patronuysa herhalde önemser.

- Nasıl bir medya patronuysa?

Ne bileyim, çok devletçiyse mesela.

- Bu güvenlik akademilerinden mezun ünlü gazeteciler var mı?

Var.

‘Genelkurmay’la temas olabilir, sorunlu olan örtülü ilişki’

- Bu da Avni Özgürel’in “Biliyorum ama söylemem” dediği bilgilerden mi?

(Gülüyor) Genelkurmay’ın da Halkla İlişkiler Dairesi var. Ve orayla yakın temasta olan gazeteciler var. Gizli kapaklı olmadıkları sürece bunları anlayabilirim. Bir iş gizli kapaklıysa bunu kabullenemem. Örtülüyse bir ilişki sorunludur.

- İstihbarat birimleriyle hangi gazeteciler sizce açık açık, hangileri örtülü iş yapıyor?

Bu kendinizle olan güveninizle alakalı. Bu mesleğe ne kadar önem veriyorsunuz? Biri bana bugüne kadar “Senin dediğin gibi olmadı” demedi, bir tek yazıma böyle bir itiraz gelmedi.

- Söylediğiniz ve çıkmayanlar listesinde “Türkiye 2012’de barışa kavuşacak”, “En geç 2013’te demokratik bir anayasa çıkacak” iddialarınız da var.

Ben “İtiraz gelmedi” dedim, “Söylediklerim gerçekleşti” demedim. Birtakım görüşmeler yapıyorum, HDP’lilerle de, Kandil’le de, devletin insanlarıyla da, MİT’le de, Erdoğan’la da. Çıkan izlenim: “Bu iş iyi gidiyor, biter.” Ama Habur yaşandığı vakit, AKP panik oldu ve derhal geri adım attı. Ben bunun bir medya operasyonu olduğunu anlatmaya çalıştım. Bunu beklemiyordum.

- Bugün o sözlerinizi fazla iddialı buluyor musunuz?

Fazla iddialı. Ama hiç pişman değilim. Elimdeki deliller onu söylettiriyordu.

‘Gazetecinin nüansı tutturabilmeli ama kâhin değilim’

- Gazetecinin bir borcu da nüansı tutturabilmek değil mi?

Onu tutturabilmek, ama ben kâhin değilim canım. Erken seçime gidiyoruz diyorum. Selahattin Demirtaş, “Koalisyon olmasa bile AKP’ye dışarıdan destek olmaya evet derse, Kılıçdaroğlu çıkıp AKP’yle anlaştık çarşamba günü açıklıyoruz” dese ne diyebilirim? Benim görevim o günün koşullarında neyin olacağını ya da neyin olmayacağını okuyucuya söylemek. Ya tutmazsa insanlara ne derim, diye düşünmem. Bu mesleği ilerde hatırat yazmak için yapmıyorum. “Ben demiştim” cakasına meraklı tiplerden de değilim. Var böyleleri iki laflarından biri, “Ben demiştim, yazmıştım”... Çıkar göster desen yok, söylediğinin zıddı pek çok beyanı yazısı var. 

‘Habur’da gazetelere Genelkurmay’dan telefonlar açıldı’

- Kaleminize yansıyan ve yansıyamayanlara geçmeden soralım; Habur’da olduğunu söylediğiniz “medya operasyonu” nasıl gerçekleşti?

Genelkurmay’dan, genel sekreterlikten filan neyse birileri telefon ediyor, “Bu ne rezillik, gördünüz mü” diyor.

- Kime açıldı o telefonlar; medya patronlarına mı, Ankara bürolarına mı?

Hem Ankara bürosuna, hem İstanbul’daki yayın yönetmenine. Gazetelerin bir tanesinin üstünde “Türkiye, Türklerindir” yazıyor.

- Sizin de vaktiyle çalıştığınız Doğan Medya Grubu’nun en büyük gazetesinde.

Sadece Doğan Grubu’nda değil, Sabah’ta da geçmişte ne manşetler atıldı. Bunlar kamuoyunu birden başka bir noktaya götürüyor. Hatırlayın Ahmet Kaya ilgili bir laf, ama şimdi herkes pişman! Adam Türkiye’den gitti, kalp krizinden öldü, şimdi “pardon” diyoruz.

‘Ertuğrul Özkök’ün gücünü tartamamışım’

- 30 Kasım 2011 tarihli “Medyanın katı, sıvı, gaz halleri!” yazınızda şunu yazdınız: “Dünün burnundan kıl aldırmayan, başbakanları ayağına getiren, bakan tayin eden, hükümet kuran, hükümet yıkan kuvvetine ne oldu? (...) Şarap uzmanlığından umre yarenliğine, spermden iç çamaşırı markasına Sait Nursi’den Fethullah Hoca muhabbetine, oradan Ahmet Kaya’nın mezarına savrulan, her savruluşunda çaresizliğini, paniğini sergileyen ar damarı çatlamışlıktan bahsediyorum. Neyse ki sonu geldi bu oyunun.”

Ne yazık ki sonu gelmemiş, hazret hâlâ yazıyor. Tutmayan öngörülerimden biri daha. Bazılarının gücünü tam tartamamışım demek... “İnsan yirmi yıl bir patronla çalışınca onun sırlarına da vakıf olur” diyen adamla lades tutuşmayacaksın. Sırlar önemli. 

- Siz de bu medya grubunda yazardınız.

Çalışmış olmak, onun bütün yöneticilerine kefil olmak değil ki.

- Elbette, ancak yayın yönetmeninin hükümet kurup yıktığını söylüyorsunuz.

Evet.

- Sizce bunlar Aydın Doğan’a rağmen gerçekleşebilecek şeyler mi?

Elbette ilişkisi vardır ama sadece ondan ibaret değil. Bazen Aydın Doğan genel yayın müdürünün dediğini yapar, Dinç Bilgin de yapar. İki medya grubunun bakanlar kurulunda kontenjanının olduğu bir dönemi yaşadık. Karabasan gibi bir dönemdi. Gazeteci, gazeteci gibi olmalı ve başka bir şeyi olmamalı. Özkök’ün “Ben bu grubun CEO’suyum” diye bir açıklaması olmuştu. Buna gazeteci denir mi? Benim ölçülerim başka, Hasan Cemal’e yapılanı da doğru bulmam, başkasına da. Nitekim Hasan’ı programıma davet ettim ve sordum: “İşten atılmanı Tayyip Erdoğan mı istedi?” Hayır dedi, “En küçük bir günahı bile yok.” Ama sonra T24’te “Evet, Erdoğan yaptı” dedi.

‘Aydın Doğan’a bedavadan banka verdiler’

- Erdoğan’ın hakkında “Batsın böyle gazetecilik” dediği Cemal’in “Erdoğan’ın en küçük bir günahı bile yok” dediğine dair şüphemiz var. Sizce Özkök, Aydın Doğan’a rağmen hareket etmiyorsa, yapılanlar Aydın Doğan’ın işine mi geliyordu?

Herhalde; size de bedavadan banka verseler, bonus... Bunlar oldu. Şimdi AKP ile Doğan Grubu’nun arası açıldı. Eğer birtakım taleplere Erdoğan ayak uydursaydı, canciğer kuzu sarması devam edebilirlerdi.

- Bilal Çetin’in 28 Şubat dizisi üzerine şunu söylediniz: “TGRT konusunu kaleme alırken bu kuruluşun patronuna çalıştırması istenen gazetecilerin isim listesinin de verildiğini yazsaymış. Bunlardan biri patronunun çaresizliğinden yararlanarak 15 bin dolar maaş ve Boğaz’da bir villa alması üzerine dönemin bir generali ‘Yahu ne güzelmiş böyle bir medya işi, biz de emekli olunca böyle bir kapı bulalım’ dedi.” Bahsettiğiniz gazeteci kim?

Enver (Ören) Bey Allah rahmet eylesin, çok kötü köşeye sıkıştırıldı. Düşünün hem gazeteniz, hem televizyonunuz hem holdinginiz elden gidiyor. “Bir tek kurtulma koşulunuz var, size bir yayın müdürü tayin edeceğiz, o ne derse ona evet diyeceksiniz” diyorlar. Ali Baransel’i böylece genel yayın müdürü yaptılar. Hiç Türkiye gazetesi ile uyuşacak bir insan değil, ama TGRT her gün haber bülteninden önce ve sonra “Ali Baransel’den özlü sözler” diye vecizeler yayımlardı. Şimdi Enver Bey’e acımaz da ne yaparsınız? Bana yazarlık teklif etmişlerdi önce, “Hayır” dediğimde Enver Bey, “Peki ne yapayım” diye sordu. Ben de “Kapat abi” dedim.

‘Medyayla ilişkileri bakımından Erdoğan’a hiçbir şekilde kızmam’

- Erdoğan, Milliyet ve Vatan gazetelerini satın aldıktan sonra Erdoğan Demirören’in kendisine yayın grubunun başına kimi getirmesini sorduğunu ve Akif Beki yanıtını verdiğini söyledi. Acıma duygunuz bu noktada da harekete geçiyor mu?

Mesleğim adına acıyorum tabii. Demirören’i tanımıyorum. Medya sektörüne yabancı bir insan. Erdoğan medyayla ilişkileri bakımından çok eleştiriliyor. Ama hangi lider gazetelerin kendisinden övgüyle söz etmelerini istemez ki? Demirel aramadı mı? Ecevit? Özal? Aramamazlık etmezler. Kendileri eleştirildikleri vakit kızarlar da. Patronlar bunun karşısında duramıyorsa eleştirilmesi gereken kim? Ben bu konuda hiçbir şekilde de Erdoğan’a kızmam. Karşılığında ihale veriyorsa sadece o noktada kusurlu bulurum. Yoksa siz ricacı olarak başbakanın kapısına gitmişseniz, zaten bu işi baştan kaybetmişsiniz demektir. Reza Zarrab hadisesinde de bence en masum adam o.

- Neden?

Adam iş adamı, işini yaptırmak istiyor. Bundan para alan bizim bakanlar.

- Buna karşın A Haber’de 29 Aralık 2014’te şunu söylediniz: “Zaten dört bakan kendisinin masum olduğunu söylüyor ve delil gösteriyorlarsa ortada şaşılacak ve büyütülecek bir şey yok.”

Şaşırmadım ama büyütülecek bir şey yok değil. “Ben suçluyum” demelerini mi bekliyorduk?

(...)

‘MİT’in bir gazeteciye verdiği para, bin-beş bin bir şey’

 - İstihbarat birimlerinin gazeteci devşirirken kullandığı araç ne; para mı?

İki türlü. MİT veya emniyet istihbaratı para vermez, zannetmiyorum. Para alan birisini biliyorum. Ne kadar para aldığını merak etmiştim.

- Ne kadar alıyormuş?

Kendisine sormadım, MİT’ten aldığım teyide göre, bugünün ölçüleriyle üç-beş bin bir şey.

- MİT’e çalışan bir gazetecinin aldığı maaş üç-beş bin lira arası mı?

Bin lira filandır.

- Üç-beş bin diyordunuz?

Öyle de olabilir, bilmiyorum, ne kadarsa. Ama öyle muazzam paralar değil. O seviyede paraları belki yabancı kişilere verebilirler.

‘Devlet bekası kamuflaj, James Bond olmak istiyorlar’

- Dolayısıyla sizce temel motivasyon “devletin bekası” iddiası mı?

Hayır, o bir kamuflaj. Temel motivasyon, sizin o kimlikle sağladığınız zırh.

- Deşifre edemezken bunun zırhını nasıl kullanabilir bir ajan?

Bazen deşifre de edebilirsiniz isterseniz. Bunu nerede yaptığınızla da alakalı. Telefonla arayıp biz polisiz diyor ve insanları dolandırabiliyorlar da gerçek istihbarat personeli menfaat sağlamayı kafaya koyarsa neler yapabilir düşünün. Bu kişilere baktığınızda çocuksu bir heyecan duyduklarını da görürsünüz, James Bond olmak istiyorlar.

- Sizce sebep karakter zaafı mı?

Başka ne olacak?

- Video kaydı ile şantaj olamaz mı?

Daha genç yaştaki erkek arkadaşların olabilir. Bir kızın ilgisini çekmek için atraksiyonlar yapmasına benzer bir hal.

‘Ajan gazeteciler için MİT’in istediklerini yapmamanın yaptırımı deşifre edilmek’

- MİT, asker, emniyet sizce “potansiyeller” listesi çıkarırken isimleri nasıl tespit ediyor?

Emniyetinkinde tabii daha fazla kullanım kapasitesi var. Sadece istihbarat için değil ama Ogün Samastlar da var. Gazetecilik açısından baktığınızda, söyleşinin başında birtakım CD’lerin gönderildiğini söyledim. Her gönderdiğiniz ajan olmaz, ama bazıları var ki onlarla sağlam irtibatınız olması lazım. Ki yayımlanmasını istediğiniz şey yayımlanmıyorsa onun yaptırımı olmalı.

- Nedir yaptırımı?

O ilişki deşifre edilebilir.

- “Ajan” gazeteciler ile kurumlar arasında “zorunluluk” doğuranlar ne; para ihtiyacı mı , aile mi, takip sonucu elde edilenler mi?

Bazı şeyler var, onları örnek vererek anlatmam doğru olmaz. Bir şeyi yapmak zorunda kalırsınız, yapmamanın bedelini göze alamadığınız için. Yapmamanın bedeli ima da edildiğine, kamuoyunda tam tersi, çok demokrat, aydın bir imajınız varsa... Bir bakarsın çok cesaretli bir çıkış olarak görürsünüz ya da “Hayret niye böyle ters bir şey yaptı ki” dersiniz. O kendine göre rasyonalize eder. Ben bazen onu tanıdığım için onun yönlendirmenin eseri olduğunu görürüm. Yönlendirme olmasa bile, yanılarak öyle gördüğüm de olmuştur. 

“İstihbarat, devşirilen gazetecilere ‘köpürtün’ diyor, o kadar”

- Sizce istihbarat, devşirilen gazetecilerin ne yapmasını istiyor?

“Köpürtün” deniyor, o kadar. Kötü resimler, dehşet tabloları, kara haber... İnsanların moralini bozuyorsun. “İşte Yeni Türkiye” başlığı altında bir fotoğraf, nasıl denk gelmişse Beyoğlu’nda tüm kadınlar başörtülü, tüm adamlar  da sakallı. İstesen bir araya getiremezsin.

- “Köpürtün”ün yanı sıra Şırnak katliamlarını PKK’nın yaptığını, Uğur Mumcu cinayetinin arkasında İran olduğunu söyleyerek gerçeği ört bas etme veya yönlendirme gibi yöntemler de mevcut mu sizce?

Hiç şüpheniz olmasın var. Eskiden Öcalan silahlı unsurları hudut dışına çıkarma kararı alınca, “Bin-iki bin kişi kalsın, lazım olur” diyen general oldu!

- Ancak bahsettiğiniz medyadaki “O yapmadı, bu yaptı”cılık için arkada bir devlet desteği gerekiyor. Bugün...

Devletin içindeki bir odağın. İstihbaratçı olarak tanıdığın Ahmet Bey’se, senin için istihbarattan anladığın Ahmet Bey oluyor. Ve sen Ahmet Bey’in hangi kompartımanın içinde olduğunu bilemezsin.

- Söyleşinin başında operasyonlara dair medyaya “yönlendirici” arama yapıldığını düşünmediğini söylediniz. Ancak kompartımanlardan bağımsız, bugün “O yaptı” diyebilecek ve bunu destekleyecek en azından göz doyurucu haber üretimini yapabilecek olan AKP iktidarına yakın olan gazeteler değil mi?

Şöyle bak; önemli olan gazetenin kamuoyu oluşturma kabiliyetidir. Bir gazete manşetten haber verir ve bu etki uyandırmaz ama filanca gazete tek sütun haber koyar, o insanlarda ve siyasette etki uyandırır.

- Bu sızmanın arzulanacağı gazeteler sizce hangileri?

Bugün için söylemiyorum, ama Mehmet Yılmaz, İsmet Berkan döneminde Radikal’de olabildiğince hatası az bir yayıncılık anlayışı vardı. Orada çıkan tek sütun bir haber önemliydi. Yansımalarını öfke ve taltif olarak da görüyorduk.

- Derin devletin yönlendirmesi için eski çalıştığınız kurumun sütunlarını işaret ediyorsunuz, doğru mu?

Hayır. Aynı şeyi karşıt bir yayında, diyelim ki Yeni Şafak’ta, Sabah’ta da görebilirsiniz. Önemli olan hangisinin inandırıcı olduğudur. Toplumu Hürriyet’in haberi motive ediyor diye düşünüyorsanız, o önemlidir.

‘Ben gazeteye bakıyorum, patronu kim diye bakmam’

- Takvim’in manşetlerini gördüğünüzde aklınızdan geçenler ne; “çiğ” buluyor musunuz?

Okuduğum ve bakmadığım gazeteler var. Bakmadıklarım hakkında hükümde bulunmak istemem.

- Sabah baktıklarınızdan mı?

Tabii.

- Sizce patronu kim?

Bilmiyorum. Ben gazeteye bakıyorum, patronu kim diye bakmam. Kendi çalıştığım kurumunkini biliyordum, o kadar. Fazla da ilgilenmiyorum ama bir müteahhit grup, değil mi? Sabah, Milliyet, Cumhuriyet, Hürriyet, Radikal alışkanlığım olduğu için onlara bakıyorum.

- Sizce Dinç Bilgin, Mehmet Barlas’a neden 25 bin dolar maaş veriyordu?

Az veriyormuş.

‘Gazetecilerin çok yüksek ücretlerle çalışmasına itirazım yok’

- Öyle mi düşünüyorsunuz?

Gazeteciliğe başladığım dönemde resmen açtım ben. Abdi İpekçi’nin döneminde Milliyet’te staj için İstanbul’a geldim. Sultanahmet’te gece bekçiliği anlaşması yaptığım bir eczanenin deposunda kaldım. Ama bugün belgesellerden, dizi filmlerden kazandığım parayla 25 sene önce, ineklerin otladığı burayı aldım. Bence bu gazetecilik açısından üst bir standart. Gazeteciliğe başladığım dönemde gazetecilerin böyle lüksleri yoktu. Bugün gazetelerin köşe yazarlarının bir kısmı zengin insanlardır.

- Her dönem belli bir pozisyonu koruyan Mehmet Barlas’ın ayrı bir yeri yok mu?

Barlas’a haksızlık olur, sadece o değil. “Bana bir yelkenli tekne alır mısınız” diyen daha genç, tecrübesiz, medya yöneticisi olmuş meslektaşlarımız var.

- Derya Sazak’tan mı bahsediyorsunuz?

Mesela Derya. Herkesin bir standardı var, bu bir alışkanlık haline getirildi.

- Bakış açımızdaki fark bunun normalleşmesi noktasında.

Eğer gazeteciliğinizi yapmak için yüksek bir ücret istiyorsanız, buna benim söyleyecek bir lafım olamaz. Çok yüksek ücretlerle çalışan gazeteciler dünyanın her tarafında var. Dolayısıyla buna hiçbir itirazım yok.

- Sizce gazetecilerin meslekleri için aldıkları yüksek maaşlar, yeri geldiğinde tam da gazetecilik yapmamak için razı oldukları fiyatlara dönüşmüyor mu?

Ne söylediğinizi anlıyorum ama bu tamamen sizin tıynetinizle alakalı. Bir şeyi yazmak için de, yazmamak için de alabilirsiniz. Ben mesela uzun süredir yazmıyorum. Yazsam birileri gücenecek ki gücendirdim de. Ama bir şeye de faydası olmuyor. Kimsenin yüzü kızarmıyor maşallah. Ben belgesel yapıyorum. Ve bunun için rica ederim. Çünkü ben Türkiye’nin yakın tarihini önemsiyorum. “Bakış açımı beğenmeyebilirsiniz. Ama ben bunu yapmak istiyorum”, “TRT’yi arayın, bana para versin” diyorum.

- Bu konuşmayı siyasilerle mi yapıyorsunuz?

Siyasilerle demiyorum. İş dünyasıyla da, mesela Digitürk’le yapıyorum.

‘Solculara özür borcum var diye...’

- TMSF yönetimindeki Digitürk’le mi?

O zaman TMSF’de değildi, Karamehmet’indi. Ben bunu mesleğimin de bir gereği diye görüyorum. Bazı şeyleri yazarak anlatabilirim. TRT’de portreler galerisi diye bir şey yazdım, 90 bölüm. İlk defa Türkiye radyo, televizyonlarında Mustafa Suphi, Mehmet Ali Aybar, Hikmet Kıvılcımlı gibi soldaki aydınlardan tutun da sağın kenarda kalmış Nurettin Topçu ve Sabri Ülgener’in, hepsinin portrelerini yazdım. Mustafa Suphi için “büyük vatansever” diye yazdım. TRT yayımlamamak için kaç denetimden geçirdi. “Solcularla ilgili niye böyle yazıyorsun” dediklerinde “Senelerdir ben bu adamlara delikanlılığımda küfür ettim, bir özür borcum var” dedim. Bu yeter mi bilmem ama kendi yapabileceğim bu kadar. Şimdi bunun için destek isterim. TRT’nin genel müdürü ister CHP’li, ister AKP’li olsun.

- “Darbe” filmi için siyasilerden destek istediniz mi?

Hayır. Olsaydı filmde Erdoğan’ı gösterirdim. Ayın 31’i gibi vizyona girecek.

- “Mahpeyker Kösem Sultan” belgeselinizin teşekkür listesinde Egemen Bağış ve Hayati Yazıcı isimlerinin yer alma sebebi ne?

İstanbul Kültür Başkenti projesinden destek almıştım. Onun yönetim kurulunun hepsine teşekkür ettim. Özel olarak onlara teşekkür etmiş değilim.

‘Ajan olsam tabii söylerdim’

- “Ajan gazeteci” iddiaları arasında adı en sık zikredilen isimlerden biri de sizinki oldu.

Neden biliyor musun? Ben iyi bir gazeteciyim. Sezgilerim de iyi. Hepsinde isabet kaydedemiyorum tabii ama isabet ettirdiklerim de çok. Böyle olunca, “Bu nereden bilir bunları, mutlaka MİT” diyorlar. Türkiye’de biraz doğru tahliller yaptığınızda insanlar farklı değerlendirebilirler. Bunlar geçmişte bana sorulduğunda sadece gülümsedim.

- Ajan olsaydınız söyleyebilir miydiniz?

Tabii canım. Ama o zaman bu mesleği yapmazdım.

- Yapanlar var.

Yapan var ama ben gazetecilik mesleğine leke getirecek hiçbir şey yapmam. Kitap, senaryo yazarım. Polis muhabiriydim, ondan dolayı “İz peşinde” adlı bir dizinin senaryosunu yazdım. Hayatımı yazarak kazanacağım, başka türlü yapamam. Bir şey olsam onu söylerim. Ama söylerken bu mesleğin dışında bir insan olarak söylerim. Mesela, müteahhit Avni Bey olarak söylerim.

- “Müteahhit Avni Bey” bile olsanız ajan olduğunuzu söylemeniz ne kadar mümkün?

Söyleyebiliyorsam öyle söylerim. Ama gazetecilik öyle bir meslek değil.

- Gazeteciliği lekelediğini düşünerek çizgiyi böyle çiziyorsanız “5-6 ajan gazeteci biliyorum” ifadenize neden olan kişileri niçin paylaşmıyorsunuz?

5-6 kişi değil bir kere, daha fazla. ‘Şunu söyledin, bunu söylemedin’e dönüşür.

- “Ajan gazeteciler” ne kadarlık bir hacim kaplıyor sizce?

Epey var. Kimisi polisle, kimi MİT’le, kimi askerle çalışıyordur. İyi gazete okuruysan zaten anlarsın.

- Nasıl?

Benim yaşıma gelince anlıyorsun, “Bu oradan gelmiş” diye.

- Siz örneğin Cem Küçük’ü okurken “ajan” hissine kapılıyor musunuz?

Ben çok fazla öyle bakmıyorum. Çok gazete okuyan bir insan da değilim. Sen merak ediyorsun galiba, ama ben şu gazeteci ne yazmış diye de çok merak etmiyorum.

‘MİT hakkımda ‘bizim kalemimizdi’ diyemez çünkü...’

- Hangi gazetelerde sizce “ajan gazeteciler”in ağırlıkları daha fazla?

Ağırlıkla alakası yok bu konunun. Gazetede işgal ettiğiniz konumla alakalı. Bir kişisinizdir ama gazetenin bütününü etkilersiniz. Geçmişte çok tartışılan isimlerin bir kısmı doğrudur esasında.

- Fatih Altaylı mı kastınız?

Bilmiyorum. Onun için de yazıldı, çizildi.

- Mehmet Eymür, MİT tarihi bir için olağan dışına çıkarak “Altaylı siyah kalem olarak anılırdı” da dedi. Potansiyel ajan gazeteciler için güven zedeleyici olacak bu çıkışla Eymür ne demiş oldu? 

Böyle bir ilişkiye girmişseniz, MİT’e, emniyete kadrolu olarak çalışıyorsanız günün birinde bu ilişkinin deşifre edileceğini de göze almalısınız zaten. Birisi istediklerini veya hoşuna gitmeyen bir şey yaptığınızda sizi deşifre eder.

- MİT’ten biri çıkıp “Avni Özgürel bizim mor kalemimizdi” dese?

Bir şey çıkarıp göstermesi lazım. Benim için öyle bir şey diyemezler.

- Neden?

Böyle bir ilişkim olmadı çünkü. Tam tersi raporları var benimle ilgili. 12 Eylül’de ben cezaevindeyken askeri mahkeme MİT’ten hakkımda bilgi talep etti. Ve gelen raporda benim ülkücü, 12 Eylül’den sonra dışarıda başsız kalan MHP’yi yeniden örgütlemeye çalışan biri olduğum yazıldı. Şimdi önemli bir konumdaki bir meslek büyüğümüz, abimiz de hakkımda çıkardığım haftalık gazete Yeni Sözcü’nün isminden yola çıkarak “Faşizmin yeni sözcüsüdür” deyince cümbür cemaat bir durumumuz oldu. MHP’ye hiçbir zaman kayıtlı olmadım ama yakındım. Çok eleştiriler de yazdım MHP’yle ilgili. Ama MHP’li bilindim. Sorulduğunda tekzip etmedim.