Soru: Ortada memleketi ateşlere salan, kurumları, insanları bölen korkunç bir kağıt parçası varsa ne gibi tepkiler açığa çıkabilir?
Cevap:
a- ‘’Bu bir kağıt parçasıdır, hiçbir anlam ifade etmez,'’ denir ve yok sayılır.
b- ‘’Bu kağıt parçası kesin kanıttır,’’ denir ve o kağıtta kimin ya da kimlerin adı varsa peşinen suçlu sayılarak derdest edilir.
c- ‘’Bu kağıt parçasının ne olup olmadığı araştırılmalıdır,’’ denir ve ‘’Fotokopisi varsa mutlaka bir yerlerde aslı da vardır,’’ mantığından yola çıkılarak yazılanların doğru olup olmadığı, imzası bulunanların gerçekten bu işi yapıp yapmadığı araştırılır.
Şimdi bu şıkları bir düşünün ve elinizi vicdanınıza koyup cevap verin:
Ortada yazılı bir doküman varsa siz bunun sadece bir kağıt parçası olduğunu söyleyip araştırmaya bile gerek görmeyene mi daha çok güvenirsiniz yoksa ‘’Ne olup olmadığına bakacağız,’’ diyene mi?
Şahsen benim tepkim -olayın en başından beri- c şıkkına uyduğu için bu ‘’kağıt parçasını’’ araştırmak, hakikate ulaşmak isteyen kişiye ve kuruma daha çok güvenirim. (Eğer o kişi veya kurum işin aslını hiç araştırmadan peşin hükümle b şıkkına uygun davranırsa ona da güvenmem.)
Şimdi de medyamızın genel tepkisine bakalım:
Ülke, fotokopi de olsa ciddi ithamlar taşıyan bir doküman tarafından çalkalanırken bizim medyamızın bir bölümü, (hadi daha açık söyleyeyimGenelkurmay Başkanı’nın emireri gazetecilerden oluşan kısmı) neredeyse sevinç çığlıkları atarak ‘’İşte gördünüz mü böyle bir belge yokmuş,’’ nidalarıyla olayı kapatma telaşına düştü.
Daha küçük bir kısmı ise belgenin ‘’kesinlikle’’ doğru olduğunu ima eden yayınlar yaptı.
Bu kesim iddialarında çok da haksız değil ne yazık ki… Çünkü, o kağıtta yazılanlarla Türkiye’nin içinde bulunduğu durum neredeyse birebir örtüşüyor.
İşin doğrusu, bir nevi ''yumurta mı tavuktan çıkar, tavuk mu yumurtadan'' hikayesidir bu. Ya gerçekten de bir yerlerde böyle bir plan vardı ve her şey bu plana uygun olarak gelişti; ya da varolan gelişmeler sonradan bir plan şeklinde formüle edilerek ortaya atıldı.
Açıkçası ben, her iki ihtimalin de doğru olabileceğini düşünüyorum... Yani, hem bir yerlerden böyle bir planın tezgahlandığı (o bir yerlerin illa ki TSK olması da gerekmiyor ayrıca); hem de başka bir yerlerden -Türkiye’deki siyasi tartışma ve gelişmelerden yola çıkılarak- toplumsal dinamikleri tetikleyen ‘'düzmece'' bir belgenin dolaşıma çıkartıldığı varsayımı hiç de mantıksız gelmiyor. Çünkü; her iki varsayım da birbirini destekleyerek Türkiye’yi -gerek kurumsal gerekse kitlesel- bölme amacına hizmet ediyor.
Ama ne olursa olsun, hiç kimse ve kurum işin aslı derinlemesine -ve kanıtlarıyla- ortaya çıkarılmadan suçlanamaz.
Sonuç olarak ben, emireri gazetecilerin baştan ve toptan reddeden tavırları kadar karşı tarafta yer alan sorgusuz sualsiz kabul tepkilerine de son derece kuşkulu bakıyorum ve sadece Musa’ya da İsa’ya da yaranmayan üçüncü tür tepkileri kayda değer buluyorum.
Türkiye’yi düze çıkaracak tutumun da bu üçüncü yol olduğuna eminim. Çünkü bu yol; uzlaşının, birliğin, bütünlüğün ve sevginin yoludur.
Ön yargı ve kabullerle gidilen yolların son durağının ise kin, nefret ve düşmanlık olduğuna inanıyorum.
Hal böyle olunca benim ciddiye aldığım ve düşüncesini merak ettiğim yazar listem de üçüncü yolu seçmiş, yani sadece hakikatin peşinden gittiği için her türlü olasılığa açık ve birlik beraberlik yolundan başkasını bilmeyenlerden oluşuyor.