GÜNDEM
ANASAYFA/GÜNDEM/Zeynep Kuray'ın annesi kızı için yazdı...

Zeynep Kuray'ın annesi kızı için yazdı...

Zeynep Kuray'ın annesi kızı için yazdı...

Tutuklu gazeteci Zeynep Kuray'ın annesi Ayşe Emel Mesci, Cumhuriyet'teki köşesinde yürekleri dağlayan bir yazı kaleme aldı.

  Eklenme Tarihi: 17 Mayıs 2012 17:48 Güncelleme: 17 Mayıs 2012 17:48
- - -

Tutuklu gazeteci Zeynep Kuray'ın annesi Ayşe Emel Mesci, Cumhuriyet'teki köşesinde yürekleri dağlayan bir yazı kaleme aldı.

İşte "Bahar Gelmiş Balam Benim" başlıklı o yazı:

"197174 arasında annemi demir parmaklıkların, tel örgülerin ardından gördüm hep. Ben içerideydim, o dışarıda. Üzülürdü annem, çok üzülürdü, ama bana hissettirme meye çalışırdı, ben hissederdim. "Yapma böyle" derdim, çıkışırdım bazen. "Peki kızım" derdi, göz pınarlarına biriken yaşları göstermemeye çalışarak. Mektuplar gelip giderdi aramızda, her mektup bir dünyaydı. Çünkü akşam erken iner mapushaneye, ejderha olsan kâr etmez...

Yıl 2012. Yine demir parmaklıklar, tel örgüler. .. Bu kez ben dışarıdayım, kızım içeride. "Karma dedikleri buymuş meğer" diye düşünmüyor değilim zaman zaman. Annemi anıyorum sık sık, anıyorum ve anlıyorum. 20'li yaşlarıma kızıyorum o zaman. İnandıklarım, savunduklarım, uğruna mücadele ettiklerim için değil... Annemi anlamakta bu kadar eksik kaldığım için.

Cezaevi kapısı

Yıl 2012. Her görüş günü, bu toplumun bir küçük kesiti, bir mikrokozmosu toplanıyor Bakırköy Kadın Cezaevi'nin kapısında. Anneler, babalar, kardeşler, kocalar, evlatlar... Herkes birbirine sarılıyor, herkes birbirine yardım etmek istiyor, çünkü dert ortak, acı ortak. Hediye Aksoy'un durumu, astım hastası Canşah Çelik'in içeride kriz geçirip kötüleşmesi, tutuksuz yargılanabilecekken bu kritik durumda hâlâ içeride tutulması, Zeyno'nun zona dökmesi, içerideki kötü beslenme koşulları, tıbbi müdahalenin yetersizliği, musluklardan akan paslı sular hepimizin ortak derdi.

Açık görüşler ise hem küçük bir sevinç hem de hüzün kaynağı. Kızımı görüyorum, sarılıyorum ve sonra onu orada bırakıp dışarıya, kendi hapishaneme dönüyorum, dönüyoruz. Cezaevine girmeyi beklerken herkesin birbirine vermeye çalıştığı destek, dayanışma, sevgi dışarı çıkıldığında da sürüyor, ama herkes biraz da kendi hüznüne, içeride bıraktığının eksikliğine gömülmüş oluyor, eksiliyoruz.

Zayıflama lazım bu kadar, kendine bak biraz diyorum. Ama onun aklı fikri kendi işinde, gazeteciliğinde. Kızım sen zaten kahramansın, trajik bir kahramansın, nedir bu telaş diyorum. Doğumundan başlayarak hep mücadele içinde geçti senin yaşamın, seçmediğin, bizimle birlikte mecbur kaldığın bir yaşam. İkimiz de öteki tarafın sınırına kadar gidip döndük birlikte sen doğarken. Verilen ilaçlardan sütüm kesildi, baban besledi seni mamalarla ve sabırla, toparlandın çok geçmeden. Yıl 1978'di, Türkiye'nin sokaklarında rahat dolaşılamıyordu. Amcalarla, teyzelerle birlikte büyüdünüz hep. İçinde iki küçük çocuğun da yaşadığının pek düşünülmediği, siyasi tartışmaya ve sigara dumanına boğulmuş evlerde. Sen 1.5, ablan 3 yaşındaydı yurtdışına çıktığınızda. Ayrılırken en çok geride bıraktığım fotoğraflara üzülmüştüm, sizin bebeklik fotoğraflarınıza, kendi kişisel tarihimin belgelerine.

Nereden bilebilirdim 12 Eylül'den sonra yağmalanan evimden çıkıp kim bilir hangi ellerden geçerek sahaflara kadar ulaşan o fotoğraflardan birinin yıllar sonra bir şarkı klibinde karşıma çıkacağını? Hayat böyle bir şey işte kızım, her devrin zalimleri var, bir de mazlumları. Her devrin gerçek mağdurları var, bir de fırsatçıları. Ama bu ülke öyle tuhaf ki, devirler değişse de gerçek mazlumlar değişmiyor.

Ama sen bunu zaten biliyorsun kızım, hayatın boyunca mazlumun, ezilenin yanında oldun çünkü, ötekileştirilmenin acısını yaşayarak geldin, Fransa'da horlanan Kuzey Afrikalı, kâğıdı olmayan göçmen, ırkçılığa karşı mücadele eden Fransız arkadaşın oldu senin. Sen de ablan da hayatınız boyunca en çok dışlanmaya, ötekileştirilmeye karşı hassas oldunuz, direndiniz buna.

Sonra Türkiye'ye dönüp geldik, kendi memleketimizde de devam etti sürgünlüğümüz, tuhaf bir ömürdü bizimki, kabul etmek gerek. Bu yaşamı sen seçmemiştin belki, ama kendi yolunu kendin çizdin, dişlerinle, tırnaklarınla kazıya kazıya... Temel doğrundan, ezilenden, horlanandan, dışlanandan yana olmak tavrından hiç vazgeçmedin. Gazeteci oldun, ama "Ezilenin gazetecisi Zeyno" dedi arkadaşların senin için. Kürtler, Aleviler, Tuzla tersanesindeki işçiler, sokak çocukları, dövülen, öldürülen travestiler, eğitim haklarım aradıkları için coplanan öğrenciler, hep onların haberlerini yaptın sen. Bir yandan da tek başına örgüt kurup, tek başına devleti yıkmaya teşebbüs etmekten 3 yıl önce, 64 yaşında hapse atılan babanı ziyarete gittin her ay, ablanla birlikte. "Ne çileymiş bu" demedin, bütün haklarının gasp edilmesine aldırmadın, "Anne binlerce, on binlerce insan var bizimle aynı durumda, bir tek biz değiliz bunu çeken" diye hatırlattın bana hep. Doğrusun kızım, doğrusun da biz bu devletten alacaklıyız, bunu unutma.

Ben seninle gurur duyuyorum, kızlarımla gurur duyuyorum. 40 yıl önce bir Anneler Günü'nde Adapazarı Cezaevi'nde anneme tığ işi bir gözlük kılıfı yapıp vermiştim. Şimdi de kolumda senin bana Anneler Günü için verdiğin boncuk işi bileziğe bakıyorum. Sana ve cezaevindeki tüm annelere ve çocuklara, annelerini ve çocuklarını bekleyenlere sevgili dostum Nihat Behram'm şiirini gönderiyorum: "Bahar gelmiş/ Balam benim/ Bahar gelmiş dayanmış/ Dalda yaprak/ Bebeciğim/ Suda köpük uyanmış/ Kuzulara özenmiş/ Kızım benim/ Körpe sesler dillenmiş/ Ayışığında yan mış/ Yavrucuğum/ Onun için beyazmış."

Bu duruma yol açanlara da Taha Akyol'un geçen gün söylediği, trajedimizin özeti olan unutulmaz bir cümleyle seslenmek istiyorum: "Hiçbir ideoloji bir çocuğun gözyaşlarına değmez."

***

Fazıl Say'a yönelik haksız kampanyaya da değindiğim önceki yazımda Gülten Kaya'ya da bir çağrı yapmıştım. Sevgili Gülten, "Çağrını aldım" diye bir mesaj atmış. Şöyle diyor: "Bir sanatçının, tıpkı bir çiçek gibi, kendi topraklarından koparılıp başka topraklara ekildiğinde nasıl solduğunun bir tanığıyım. 'Ben vatansızlıktan üşüyorum' demişti eşim. Bırakalım bir sanatçıyı, bir daha asla hiç kimsenin bu duyguyu, bu hiç geçmeyen ince sızıyı yaşamasını istemem. Nâzım oratoryosundan Sivas'a, oradan Mezopotamya senfonisine uzanan Fazıl Say elbette Türkiye'dir."

Cumhuriyet-Ayşe Emel Mesci