RÖPORTAJ
ANASAYFA/RÖPORTAJ/'Türkiye, edebiyatçılar, yazarlar için zor bir ülke'

'Türkiye, edebiyatçılar, yazarlar için zor bir ülke'

'Türkiye, edebiyatçılar, yazarlar için zor bir ülke'

Cem Şancı'nın Remzi Kitabevi'nden çıkan son kitabı Yalnızlık Doktorası, tarih boyunca bize bu sırrı vermeye çalışan büyük düşünürlerden anekdotlar aktarıyor.

  Eklenme Tarihi: 09 Şubat 2015 09:03 Güncelleme: 09 Şubat 2015 09:03
- - -

GAZETECİLER.COM - ÖZEL İÇERİK
SAYIM ÇINAR
sayimc@superonline.com


Dünyada çok az sayıda kitap vardır ki, on yıl boyunca üzerinde çok yoğun mesai harcanarak, derin araştırmalar yapılarak ve belki defalarca silinip yeniden yazılarak hazırlanmış olsun. Cem Şancı'nın Remzi Kitabevi'nden çıkan son kitabı Yalnızlık Doktorası, tam olarak böyle bir kitap.

Hepimizin hayatındaki en sık yakındığımız dertlerden biri olan yalnızlığın aslında doğru yorumlandığında, doğru yaşandığında çok değerli kazanımlar sağlayacak, çok önemli bir zenginlik olduğunu anlatan kitap, gerçekten de hızla akan sayfaları arasında, tarih boyunca bize bu sırrı vermeye çalışan büyük düşünürlerden anekdotlar aktarıyor. Kitap hakkındaki çarpıcı detayları ise yazarının kelimelerinden okuyalım.

İşte yazarla yaptığım özel söyleşi..

Deneme

Öncelikle hayırlı olsun, sevgili dostum Cem Şancı. Yeni kitabın Yalnızlık Doktorası okurlarla buluştu. Kitabın kapağındaki spot hemen göze çarpıyor: Yalnızlıkla barışmak olgunlaşmaya uzanan yolda ilk sınavdır. Sen yalnızlığınla barıştın mı? Bu kitap nasıl ortaya çıktı?

Yalnızlığı bize çok farklı anlattıklarını fark ettim. 2005 yılında yayınlanan Ayastefanos Yalnızı'nı kaleme alırken, yalnızlık hakkında bizim bugün kabul ettiğimiz ürkütücü tanımından çok farklı metinler keşfettim. Tarih boyunca çok sayıda ünlü filozof, düşünür, edebiyatçı, sanatçı, din adamı veya hükumdar, çok kez yalnızlığı öven ve onurlandıran, yalnızlığı yücelten yorumlar yapmışlar. Yalnızlık üzerine uzun uzun düşünmüşler, yazmışlar, tartışmışlar ve hepsi de yalnızlığın çok değerli olduğunu fark etmişler. İnsanlara yalnızlığı tavsiye etmişler. Bu kavram üzerine çok önemli bir felsefi birikim var. Ayastefano Yalnızı, Yeşilköy semtinde geçen bir aşk öyküsü olduğu ve roman kurgusu nedeniyle, yalnızlık hakkındaki felsefi tartışmalara girmek çok kolay olmadığından, yalnızlık hakkında tarihteki tüm bu vurguları inceleyen ve bugünün insanına yalnızlığın değerini anlatan ayrı bir kitap hazırlamaya karar vermiştim. 2005 yılından beri de hazırladığım o kitap, bugün artık Yalnızlık Doktorası ismiyle okuruna ulaştı.

DenemeKitap yalnızlığın felsefesine değinse de göz korkutan bir görünümü yok. 126 sayfalık kitapta, farklı başlıklar hakkında, farklı detaylara odaklanmış bağımsız makaleler görüyorum. Hepsi de terapi gibi metinler ve hayatlarımızdaki önemli detaylara değinip giriş, gelişme, sonuç şeklinde ilerleyerek aklımızdaki sorulara cevap veriyor. Gerçekten bir doktora çalışması gibi olmuş ve bu nedenle de kitabın isminin çok yerinde bir tercih olduğunu görüyorum. Peki, kitap Halit Ziya Uşaklıgil'in etkileyici bir öyküsü ile başlıyor ve bu öyküde yalnızlıktan korkmuyor musunuz? sorusuna cevap veriliyor. Kitabı yazarken Türk Edebiyatı'nın yalnızlılarını da incelediniz mi?

Evet, bizim edebiyatçılarımız da yaşamları boyunca sık sık yalnızlığın değerine vurgu yapmışlar. Okurlar kitapta bugün Aşk-ı Memnu gibi öyküleri televizyonlarda fırtınalar yaratan Türk Edebiyatı'nın unutlmaz isimlerinden Halit Ziya Uşaklıgil'i, dünyanın en önemli edebiyat metinlerinden biri olan Seyahatnâme'yi 17. Yüzyılda yazmış olan Evliya Çelebi'yi veya Fatih Sultan Mehmet'in hayatına anı anına şahitlik ederek onun tüm hükumdarlığını kağıda döken saray şahnâmecisi Kâşifi'yi de yalnızlık hakkındaki olağanüstü yorumlaryla kitapta bulabilecekler.

Mesela Halit Ziya Uşaklıgil, çok önemli bir örnektir. Döneminin en ünlü edebiyatçılarından biri olan Halit Ziya'nın, 1900 yıllarının başında, İstanbul'un gürültüsünden kaçarak o zaman küçük bir balıkçı kasabasından fazla olmayan Ayastefanos'ta (bugünkü ismiyle Yeşilköy) kendine dev bir köşk yaptırıp o semtte inzivaya çekildiğini görüyoruz. Tabi bu insanların yalnızlığı aslında, kalabalıklardan korkan, içine kapanan, sosyalleşme becerisi olmadığı için yaşanan hastalıklı bir yalnızlık değil. Bu insanlar, dostlarına, sevdiklerine, sosyal çevrelerine kendilerini kapamadan ama hayatın yalnızlıkla da keşfedilen huzurlu yanına da sırt çevirmeden, kıskanılacak yalnızlıklar yaşamışlar. Kitap da bu tercih edilmiş değerli yalnızlığa nasıl ulaşacağımızı ve onu kendi yararımıza nasıl kullanacağımızı anlatıyor.

Zaten, yalnızlığın klasik tanımından dışarı çıkarak farklı bir tanımını anlatıyorsun ve bize sağlayacağı yararı anlatıyorsun, değil mi? Bu da kitaba farklı bir boyut katıyor.

Kitap, dışarıdan bilinçaltımıza verilen 'yalnızlık korkmalısın,' mesajlarının farkına varmamıza ve yalnızlığın değerli yanlarını fark etmemize yardımcı oluyor. Bunun için yapılması gerekenleri küçük maddeler halinde sıralayarak, kolay uygulanabilecek bir rehber görevi de görüyor. Kitap boyunca, tarihteki onca değerli insanın, büyük düşünürlerin, liderlerin, sanatçıların bize anlatmaya çalıştıkları "değerli yalnızlağa" giden yolu adım adım yürüyoruz. Bu işi de edebiyatla iç içe yapıyoruz. Tarihteki efsanevi aşkların romantik öykülerine şahit oluyoruz; dünyanın kaderini değiştirmiş meydan savaşlarında zırhlı atlarıyla toprağı titreterek saldıran orduların tam içine giriyoruz; insanların duygularına, korkularına, yaşamlarına şahit oluyor; şiirler okuyor; öyküler dinliyoruz ve yalnızlık kadar zor bir konunun kimseyi sıkıp boğmadan kolayca anlaşılabilmesi için edebiyattan yardım alıyoruz.

Deneme

Cem sen ondokuz senedir yazıyorsun. En son Suriye'deki savaşı anlatan Karakozak Operasyonu isimli romanı kaleme almıştın. Yalnızlık Doktorası da onbeşinci kitabın. Sen sadece yazarak geçinen bir yazarsın, peki Türkiye'de bu ne kadar mümkün? Yazarlar yazarak hayatına devam edebiliyor mu?

Türkiye, edebiyatçılar, yazarlar için zor bir ülke. Sen de işin içindesin, iyi biliyorsun. Avrupa'daki gibi rahat yaşamlarımız yok. Sansasyonel olaylarla, rant sağlasın diye medyada kasten patlatılan olaylarla desteklenmemiş bir yazar ancak ellili yaşlarına doğru hayatını sadece yazarak devam ettirebiliyor. Hatırlayacaksın, Ahmet Ümit onlarca yıldır romanlar yayınlar, ama kısa süre önce yaptığı açıklamada on sekiz yıl boyunca su kuyuları kazarak, pazarda hurda demir satarak yaşadığını ve kitaplardan gelen kazançla yaşamaya ise henüz başladığını anlatmıştı. Çok kitap okunan ve satılan ülkelerde de yazarların gelirleri giderek düşüyor zira insanlar artık zamanlarını sosyal medyaya ayırıyor. Dolayısıyla, yazarlar için hayat hızla zorlaşıyor. Kanada'da son kitabıyla ödül alan ünlü bir yazar, kitapları artık az sattığından, masraflarını karşılamak için yaşadığı şehirdeki madende çalışmak için başvuru yapmak üzere olduğunu anlatmıştı. Oysa, sadece yazarak yaşamak bir yazarın, mesaisini sadece yeni kitaplar hazırlamak için araştırmalar yapmaya ayırmasına imkan veriyor ve her seferinden öncekinden daha da güzel kitaplar ortaya koyabiliyorlar.

Bizde ise çoğu yazar için bu mümkün değil ve insanlar bankada, ofiste, reklam ajansında çalışırken yan proje olarak akşam evinde bir kitap hazırlamaya çalışıyor. Ama elbette, yazar okuruyla zihin köprüsü kurabilmeyi başarabiliyorsa, okur da zamanla onu sahipleniyor ve değerli metinler üreten yazarların isimleri kalıcı oluyor. Bir iki kitaplık rant projesi olarak ortaya çıkanlar ise vurgununu yapıp ortadan kayboluyor, beş on sene sonra isimlerini hatırlayan kalmıyor.

Deneme

Peki, aşk konusunda da ilginç şeyler söylüyorsun. Aşk insanoğlunun en eski esaret zinciridir, diyorsun. Gerçekten böyle midir ve sence aşk herşeyden önemli midir?

Kitapta bu konuya çok detaylıca değindim. Çok şaşırtıcı biçimde, tarihte çok önemli düşünürler, aşkı bir esaret zinciri olarak tanımlamışlar. Bunu da örnekleriyle anlattım ve neden böyle bir yargıda bulunduklarını uzun uzun inceledik. Aşk her şeyden önemli midir diye soruyorsun ya, aslında bugünün dünyasında ve bugünün aşk tanımıyla, aşk aslında önemli olmadığı gibi, çok da uzak durulması gereken bir tuzağa dönüşmüş durumda ve çok gariptir ki, bu tuzak hakkında bize yüzyıllar öncesinden yapılmış uyarılar var. Önemli tarihçiler, edebiyatçılar, sanatçılar, düşünürler, aşkın insan ruhu için ne kadar büyük bir tehlikeye dönüşebileceğini açıklamışlar. Mesela Evliya Çelebi'nin aşk hakkında çok çok çok vurucu bir yorumu var. Kitapta o yoruma da değindim. Bugün de toplum o tuzağa düşmüş durumda. Aslında aşk elbette çok güzel bir duygu olmalı ve herkesin aşkın güzelliğini yaşamasını da dilerim ama o güzelliğe bugünün 'oyun kuralları' ile ulaşmak mümkün değil. Peki aşkın tadına nasıl varacağız ve mutlu olacağız? İşte onun cevabını dünyanın en büyük düşünürleri vermişler. Cevap, yalnızlığı anlamak ve onunla barışmaktan geçiyor. Yine kitapta tarihten örneklerle, ölümsüz, büyük aşk öykülerinin aslında yalnızlığı ile barışmış aşıklar arasında yaşandığını görüyoruz. Kısacası, özlediğimiz aşkı bulmak için önce yalnızlığı anlamak ve onunla barışmak zorundayız. Yoksa hepimiz bugünün gerçeği olan; kavgalarla, ayrılıklarla, hüzünlerle dolu bir tuzağa ve hastalığa dönüşmüş, sakinleştirici ilaçlarla yaşanan aşk ilişkilerinin kurbanı olmaya mahkumuz.

Bu kitapla birlikte, yalnızlıkta doktora yaptığını düşünüyor musun, senin için de bir tez çalışması gibi olmuş olabilir mi?

Kendimi o konumda düşünmemiştim hiç ama olabilir. Benim de hayatımda, yalnızlığı anlayamadığım için acı çektiğim, zarar gördüğüm çok an oldu. Ayrılıklar, üzüntüler, başarısızlıklar, kayıplar yaşandı. Gerçi kitaba kendimden detaylar aktarmadım. Kitap, tarihten günümüze kadar yalnızlık hakkındaki önemli vurgular üzerine yoğunlaşmış bir araştırma ve edebiyat çalışması oldu ama on yıldır onu yazarken benim de özel hayatıma, ruhuma, düşünce biçimime, yaşam yorumuma büyük katkısı mutlaka oldu. Artık dünyaya, bu kitaptan önceki Cem'in gözüyle bakmadığımın farkındayım, dolayısıyla bana büyük katkısı olduğunu görebiliyorum.

Deneme

Dünyanın en büyük acısı aşk acısı mıdır, yoksa yalnızlık acısı mıdır?

Çaresizlik içinde kaldığın her durum büyük bir acıdır bence, bu açıdan bakınca da ölüm en çaresiz kayıptır ve sevdiğinin ölmesi en büyük acıdır. Ailenden biri, anne, baban, çocuğun, belki bir arkadaşın, dostun, sevdiğin insan... Ben de çok küçük yaşta babamı kaybettim. Aklım çalışmaya başladıktan sonra beraber geçirdiğimiz sadece birkaç sene içinde çok yoğun bir arkadaşlık kurup, Türkçe yazmayı bile öğrenmeden önce ondan yabancı dili, notaları okumayı, enstrüman çalmayı, yemek yapmayı, alet edevat kullanmayı öğrenmişken onu birden bire kaybetmek ve ne yaparsam yapayım onu geri getiremeyeceğimi fark etmek çok büyük bir acıydı. Aslında onunla yapamadığımız sohbetleri, onunla yaşayamadıklarımızı, onunla gidemediğimiz yerleri, onunla birlikte keşfedemediklerimizi düşündükçe çaresizliği en ağır şekliyle hissediyorum ve işte o acıyı başka hiçbir şeyle karşılaştırmak mümkün değil. Çaresi, merhemi, geri dönüşü yok.

Edip Cansever, sen bana yalnızlığını verebilir misin? demiş ya, bu yalnızlık verme meselesi nasıl bir şey olabilir?

Edip Cansever, o bahsini ettiğimiz, zihin köprüsünü kurmayı vurgulamak istemiş. İki insan birbirinin zihnine köprü kurabiliyorsa, birbirini anlayabiliyorsa, birbirine huzur ve mutluluk da armağan edebiliyorsa, birbirine yalnızlık verebiliyor olmalı. Aşkın sırrını yalnızlığın içinde aramaya dair bir vurgu yapmış.

Kitapta gerçekten yalnızlıkla ilgili yapılmış çok önemli tespitler var. Sen yalnızlığın bir lüks olduğunun da altını çizmişsin.

Yalnızlığın farklı yorumları var elbette. Kitap, tercih edilen yalnızlığın değerini anlatıyor ve insanların bilinçaltını sürekli korkularla besleyip onları yönlendirmek üzerine kurulu bir dünyada yalnız kalıp kendi düşüncelerini dinleyebilmenin nasıl bir lüks olduğunu anlatıyor. Büyük düşünürlerin bize yaptıkları uyarıları dinleyerek, önce yalnızlıkla barışmak, kendini ve yeteneklerini tanımak, yapabileceklerinin sınırını öğrenmek, ondan sonra hayatla yüzleşmek gerekiyor, bu da bugün artık herkesin sahip olamadığı bir lüks olarak karşımıza çıkıyor.

Cep telefonları veya bilgisayarlar gibi, yalnızlık aletleri hayatların bir parçası oldu. İnsanlar yaşamadıkları hayatları yaşıyormuş gibi gösterebiliyorlar. Bunlar için ne düşünüyorsun?

Aslında teknolojinin önüne geçmek mümkün değil. Biz de analog çağdan dijital çağa geçiş jenerasyonuyuz ve kimse bununla nasıl başa çıkacağını, ne yapacağını, ne yapması gerektiğini, yaptıklarının ne sonuçlar doğuracağını bilmiyor. Ama işin güzel yanı şu ki, o küçük cihazlar sayesinde dünyada, başka düşüncelerin, başka hayatların hatta başka dünyaların olduğunu görüyoruz. Bence bu, insanların sabit fikirli yaşamlar sürmelerini engelliyor ve başkalarının varlıklarını hissetmelerini kolaylaştırıyor ki, bu yeti yalnızlıkla barışmayı ve çevremizi dinleyip başkalarını duymayı kolaylaştırıyor.