GÜNÜN KÖŞE YAZARI

Reha Muhtar

Vatan

Reha Muhtar

Reha Muhtar’ın bugünkü Vatan’da “Medyanın acıklı bir hikayesi...” başlığı altında yayımlanan makalesi kendini “Tansı Yazar – Tanrı Moderatör – Tanrı Ankorman” gören bütün günümüz gazetecilerine ders…

Zannetmeyin ki o gün Reha Muhtar’ın başına gelenler bir gün sizin de başınıza gelmez…

(Ne yazık ki.) Gelir, gelir…

Hem de hiç ummadığınız bir anda gelir…

Çünkü bütün dünyada böyle bu işler…

Bütün dünyada bu işlerin böyle olmasının sebebi ne siyaset, ne medya patronları…

Bütün dünyada bu işin böyle olmasının sebebi, muhteris kimi meslektaşlarımızın “ben ankormanım, ben yazarım, ben moderatörüm” diyerek çoğu zaman sorumluluk sınırlarını aşmak, elindeki/emrindeki köşeyi/ekranı babasının malı gibi kullanmaktır…

Kaldı ki babalar bile evlâtlarının mallarını, kendi aleyhlerine kullanmalarına izin vermezler…

Ama yine de şunu söylemeliyiz ki, Reha Muhtar’ı “Günün Köşe Yazarı” seçmekteki asıl ölçümüz yazının içeriği değil üslubu…

Çok iyi bir tarz bu...

Reha Muhtar birinci tekil değil üçüncü tekil şahıs ağzından anlatıyor öyküsünü…

Yani bir hikâye okuyorsunuz…

Keşke bu tarz yazılar çoğalsa medyamızda…

 

MEDYANIN ACIKLI BİR HİKAYESİ...

 

Reha MUHTAR / VATAN / 29.09.2016 Perşembe

 

Televizyonlarda Türkiye’yi yıllarca kasıp kavuran 5 adamın, bir masanın etrafında, hüngür hüngür ağladığı o geceyi hatırlıyor musun?..” dedi Şansal Büyüka; Gazeteci’ye...

***

1999’un bahar aylarıydı...

Show TV; televizyon dünyasını kasıp kavuruyordu...

Bütün rakiplerini geride bırakıyor, tek başına sürekli birinci oluyordu...

Gazetelerde aleyhine kampanyalar; köşe yazıları, manşetler gırla gidiyordu...

***

Şansal Büyüka’nın deyimiyle “Ana haber ve spor programlarının karşı konulmaz ratingleriyle Türkiye’de SHOW TV diye bir moda çıkıyordu... 

*** 

Genel Müdür Murat Saygı o akşam üstü biraz keyifsiz görünüyordu...

-“Erol Aksoy bu akşam sizlerle bir yemek yemek istiyor...” dedi Gazeteci’ye, Şansal Büyüka ve Can Tanrıyar’a... 

-“Paylaşacağı şeyler var sizinle...”

***

Patronların medyada üst düzey yöneticileriyle yemek yemeleri adettendi...

Fakat Erol Aksoy; öyle bir patron değildi...

Uzun yemekler, memleket meselelerinin konuşulduğu sohbetler, felekten bir gece çalmak üzere hazırlanan davetlerle işi olan bir patron değildi o...”

*** 

Beş kişilik bir yemek istediğine göre durum ciddiydi...

Paylaşacağı şeyler var” cümlesi pek hayra alamet gözükmüyordu... Murat Saygı beş kişilik olacağını söylemişti yemeğin...

***

Kanalın içindeki anlamı itibariyle söylenecek olursa spor, programlarının mimarlarıyla, ana haber ve haber merkezi sorumluları olacaktı yemekte... Bu merkezler SHOW TV’nin omurgasını oluşturuyordu...

*****

SHOW TV’NİN SATILDIĞI GECE...

Yer olarak Kemal Koç’un Levent’te o zamanlar açık olan Le Select restoranı seçilmişti... Restoran, şık bir mekan olmasına karşın, “meraklı gözlerin olmadığı, sessiz, sakin bir yerdi...” Böylece rahat konuşulabileceği düşünülmüştü...

***

Erol Aksoy; İktisat Bankası, CİNE 5, turizm, leasing gibi birçok alanda faaliyet gösteren bir holdingin yönetim kurulu başkanıydı...

Deha” olarak adlandırıldığı alan; bankacılık, özellikle de finanstı..

SHOW TV’yi ve CİNE 5’i elleriyle kurmuştu... SHOW TV kısa zamanda Türkiye’nin en sevilen kanallarından birisi olmuş, geniş kitlelerle, arasında sıcak bir bağ kurmuştu...

***

Bir süre sonra SHOW TV; “kemerleri sıkma politikası” izlemeye başlamıştı...

Pahalı yapımlardan vazgeçmiş;

Geceleri önce Ateş Hattı sonra, Ana Haberle çok izlenen bir kuşak yaratmıştı...

CİNE 5’ten aldığı maç görüntüleri ve transfer ettiği Maraton programı ekibiyle hafta sonlarını da spor programlarıyla kapatıyor ve her gece izleyiciyle “sıcak ve sempatik bir temas kurmayı beceriyordu...”

***

Kanal inanılmaz bir ivmeyle ratinglerde patlama yapıyordu... Show TV gerçeği, 1996’dan başlayarak; başlı başına bir toplumsal fenomen haline geliyordu...

O akşam yemekte buluşan insanlar, bu yapının mimarlarıydı...

Ancak masadaki ağır hava ilk andan fark ediliyordu...

Bir terslik vardı; ama neydi?..

***

Birkaç yıldır Erol Aksoy’la çalışıyordu Gazeteci...

Çok zeki, hiperaktif, zaman zaman da planlı bir biçimde agresif olabilen bir patrondu Aksoy...

Gazeteci’nin onda görmediği tek şey ise, “duygusallık ve mağdur olma haliydi...”

Böyle bir durumu kendisi için hakaret sayardı Erol Aksoy...

***

Nedense o gece, çok duygusal bir tonda konuşmaya başladı Erol Aksoy...

-“SHOW TV ellerimle kurduğum, çocuğum gördüğüm bir televizyon...” dedi...

-“Onu sürekli birinci olan bugünkü haline siz getirdiniz...

Fakat şimdi size, hayatta hiçbir zaman söylemek istemeyeceğim bir şeyi söylemek zorundayım...

İktisat Bankası yönetim kurulu; bankanın kredilerinin yarattığı yükten kurtulabilmek için, en önemli ve değerli iştiraki SHOW TV’yi satma kararı aldı... Show TV’yi Çukurova grubuna (Mehmet Emin Karamehmet’in sahibi olduğu grup) satmak zorunda kaldık...”

***

Erol Aksoy’un sözleri, masaya bomba gibi düştü...

Herkes, tek kelime etmeden, sözlerin masada yarattığı ağırlığı sindirmeye çalışıyordu...

Aksoy; “SHOW TV’yi sattık” diyordu...

Bu öylesine kesin bir ifadeydi ki; kimseye, başka bir şey söyleme şansını bırakmıyordu...

*****

SHOW’UN AĞLAYAN PATRONU EROL AKSOY...

O anda Gazeteci’nin hiç beklemediği bir şey oldu... Erol Aksoy konuşmasına devam ederken, gözleri doldu ve kısa bir süre sonra “ağlamaya başladı...”

***

Gazeteci’nin tanık olduğu olay; bir patronun ağlamasından ibaret değildi...

Erol Aksoy gibi, zekasıyla hayatı ve insanları snobize eden, “insani zaafları hiçbir ahval ve şerait altında kabul edilir bulmayan” bir patron; hayatta hiç istemediği bir pozisyonda duygusallaşıyor ve ağlıyordu...

***

Cenaze evlerinde ve cenaze esnasında camide cemaatte yaşanırdı o duygu... Ağlayanlar; diğer insanların ağlamasını tetiklerlerdi... Ağlama duygusu domino etkisiyle, zincirleme bir hal alır; duygusal boşalma herkesi manyetik etkisi altına sokardı...

***

Erol Aksoy’u yıllar içinde kendinden çok daha güçlü işadamlarıyla savaşırken görmüştü Gazeteci... Hepsine karşı; nasıl bitmek bilmeyen bir varoluşçulukla mücadele ettiğine tanık olmuştu...

Gazeteci; patronun “hiç taviz vermeyen mücadelesini içten içe aşırı bulur, toplantılarda bu duygusunu hissettirirdi...” Aksoy’u hiçbir zaman; “elleriyle yaptığı ve kurduğu SHOW TV isimli çocuğu kaybettiği o geceki kadar, duygusal ve samimi” görmemişti...

***

Aksoy’un ağlaması, masayı tetikliyor ve masadaki herkes ağlamaya başlıyordu...

Şansal Büyüka; Can Tanrıyar, Murat Saygı ve Gazeteci... İnsanın ağlarken, kendisini tutmak istediği anlar vardı... İçinden başka şeyleri aklına getirirdi ki; ağlaması kesilsin... Fakat aklından ne geçirirse geçirsin; ağlamanın duygusal boşalma halini aldığı zamanlar da vardı... Hiçbir güç gözyaşını kesemezdi o anlarda... İnsanın içi durup durup burkulur ve boşalma sürgit devam ederdi...

***

Ağlarken bu derece yoğun bir duygusal boşalmayı niye yaşadığını düşünüyordu Gazeteci... Farkındaydı ki; öncelikle Erol Aksoy’un ağlamasına ağlıyordu... Patronun “çocuğu gibi gördüğü televizyonunu satmak zorunda kalmasının” yarattığı durumu hazmedemeyip, “duygusal boşalma yaşamasına” ağlıyordu Gazeteci...

***

Erol Aksoy; çalışma arkadaşlarına çok müdahale eden bir patron tipiydi...

Gazeteci ise; dışarıdan müdahaleyi, hiç sevmeyen, hiç kabul edemeyen bir gazeteci-televizyoncu profiliydi... O sistematik ve matematiksel... Gazeteci ise duygusal, tepkisel ve sezgiseldi... Tam anlamıyla birbirlerinin zıttı iki karakterdiler... Çalıştıkları yıllar boyunca; patronla çatıştığı zamanlar, çatışmadığı zamanlara oranla çok daha fazlaydı...

***

Fakat Gazeteci ve masada oturanlar biliyorlardı ki; SHOW TV’yle yaratılan değer; bir mucizeydi ve bu mucize “liberal ekonominin gerçekleri dışında hiçbir derin güce dayanılmadan salt televizyon çalışanların emeği ve aklıyla kazanılmıştı...”

Masadaki herkesi birlikte ağlatan gerçek esasen buydu...

***

İktisat Bankası’nı kurtarmak için; grubun elindeki en değerli “iştirak, aset” SHOW TV halini almıştı... SHOW TV satılmış; banka kurtarılmaya çalışılmıştı...Gazeteci ve arkadaşları bundan gurur mu duymalıydılar bilmiyorlardı... Teselli ikramiyesini kabul edebilecek duygusal pozisyonda değildi hiçbirisi...

*****

PATRONUN KAPIYI GAZETECİ’NİN ÜZERİNE KİLİTLEDİĞİ GÜN...

Erol Aksoy 28 Şubat’ta Refah-Yol iktidarının devrilmesinin ikinci sene-i devriyesi gelmeden, sahibi olduğu “İktisat Bankası’ndaki borçlar gerekçe gösterilerek” batmıştı...

***

Türkiye’de bir işadamının ipi çekildiyse; en sorunlu iştiraklerinden birindeki zayıf halkanın üzerine gidilerek idam sehpası hazırlanırdı...

***

28 Şubat’la birlikte gelen yeni düzende Erol Aksoy’un “İktisat Bankası’ndaki açıkları gerekçe gösterilerek; Show TV’yi elinden çıkarması öngörüldü...”

***

Bu “rastlantıyı” o günlerde Gazeteci anlamıyordu...

Ne zaman ki, olayın üzerinden iki yıl geçti... SHOW TV’yi satın alan Çukurova Grubu’nun CEO’su Ersin Pamuksüzer Gazeteci’ye dönüp;

-“Bizim de Pamukbank’a el kondu... Pamukbank’ı bize geri verecek olan siyasi parti, senin haberlerden ayrılmanı istiyor...” dedi; O zaman Türkiye’de neyin neyle bağlantılı çalıştığını anladı Gazeteci...

*****

28 ŞUBAT VE MESUT YILMAZ...

Koskoca Çukurova grubuna, Ersin Pamuksüzer’in deyimiyle bir siyasi parti; “Gazeteci’yi haberlerin sorumluluğundan almazsanız bankalarınızı alamazsınız...” diyordu...

***

Buna 28 Şubat’ın son darbesi denebilirdi...

Gazeteci o zaman anladı ki; 28 Şubat’la gelen iktidar; SHOW TV’yi kim alırsa alsın, “esasen öncelikle ve kesinlikle Gazeteci’nin haber merkezinden gitmesini istiyordu...”

***

Mehmet Emin Karamehmet; yıl boyunca Gazeteci’yi; ratinglerinin yüksekliğinden dolayı bir işadamı gibi düşünüp görevde tutmuş; siyasi iradeye rağmen “haber merkezinden almamaya çalışmıştı...” Ancak dünyanın en zengin işadamlarının bile Türkiye’de siyasi güce direnemeyeceği noktalar vardı...

***

Karamehmet de siyasi irade karşısında sonunda direnemedi ve kendisinin bulunduğu bir ortamda, CEO’su Ersin Pamuksüzer’in Gazeteci’ye bu teklifi yapmasını seyretmek zorunda kaldı...

***

Tek yapabileceği; Gazeteci’yi gruptan ayırttırmamak için çaba sarfetmekti... Odanın kapısını üstüne kilitleyip, Gazeteci’yi ikna etmeye çalıştığı gün o gündü Mehmet Emin Karamehmet’in...

***

İktidarın ekonomik ayaklarından sorumlu siyasi partisi ANAP; 28 Şubat döneminde düşürülen Refah-Yol iktidarının, yerine ikame edilmişti... Gerçek bu derece yalın ve açıktı...

***

Gazeteci’nin bir zamanlar ustası!!! sandığı, mesleki rekabetten kuyusunu kazdığını bilmediği kişinin “NATO’da özel bir görevle çalışan eşi ‘medya operasyonu masasının başındaydı...’

***

Türkiye’de siyaset mühendisliği “elinde güç bulunduranların” vazgeçemediği bir hasletti...

Siyaset dizayn edilirdi Türkiye’de... 2002 yılında SHOW Haber darbesi esnasında da böyle yapıldı...

***

Siyasi mühendislikle oluşturulmaya çalışılan ANAP-DSP-MHP üçlü koalisyonun “ANAP-DYP-DSP’nin bir bölümü şeklinde Türkiye’yi yönetmesi için master bir medya planlaması” yapıldı...

***

MHP lideri Devlet Bahçeli, oyunu son anda fark edip “erken seçim istemeseydi”, seçimler 2002 Kasım’ı yerine, 2004 yılı baharında yapılacaktı...

***

2002 yılının Mayıs-Haziran aylarında batan bankaların arkasından banka sahibi medya patronlarına operasyonlar yürürlüğe kondu...

***

Amaç seçimlere giderken, “büyük medya kuruluşlarının, aynı siyasi ittifakı desteklemeleri ve bu ittifakın oyların çoğunluğunu alarak bir koalisyon halinde iktidara gelmeleriydi...”

***

Gazeteci; bu siyasi oyunların içinde yoktu... Hiçbir zaman hiçbir siyasi mühendisliğin içinde olmamıştı...

***

Takvime göre; seçimlere iki yıldan az bir süre vardı... Bu süre zarfında bütün büyük kanallar ile gazeteler, bu minvalde yayınlarını sürdüreceklerdi...

Plan böyleydi...

ÇOK OKUNANLAR