RÖPORTAJ
ANASAYFA/RÖPORTAJ/Pelin Batu: Köşe yazarlığını çok özlüyorum

Pelin Batu: Köşe yazarlığını çok özlüyorum

Pelin Batu: Köşe yazarlığını çok özlüyorum

On parmağında on marifet isimlerden biri olan Pelin Batu Sayım Çınar'ın her sorusuna hem içten hem de derinlikli cevaplar verdi.

  Eklenme Tarihi: 13 Mayıs 2016 11:35 Güncelleme: 13 Mayıs 2016 11:35
- - -
GAZETECİLER.COM ÖZEL İÇERİK
SAYIM ÇINAR sayimcinar@gmail.com

Kayıp Şeyler Divanı / The Divan of Lost Things isimli şiir kitabı raflardaki yerini alan Pelin Batu ile konuşan Sayım Çınar, şiirden girdi köşe yazarlığından çıktı. Televizyon programlarını da konuştular, medyanın halini de, AB ile Türkiye ilişkilerini de geçmişin derinliklerini de... On parmağında on marifet isimlerden biri olan Pelin Batu da her soruya hem içten hem de derinlikli cevaplar verdi.

İşte Sayım Çınar'ın sorularına Pelin Batu'nun verdiği yanıtlar.

TÜM SERZENİŞİME RAĞMEN İSTANBUL'UN SERGÜZEŞTİNE TAV OLDUM

Kendine has duruşunla dikkat çekiyorsun... Kayıp Şeyler Divanı adlı şiir kitabı nereye oturtuyorsun?

İstanbul'a ilk taşındığımda, buraya yabancı gözüyle bakıyordum. Şehrin beni cezbeden kısmı çok katmanlı ve renkli olmasıydı; dolayısıyla, kirini ve pasını kazırken, Indiana Jones-vari bir maceranın içinde hissediyordum. Zamanla bu "dışarıdan bakan göz" hissi yok olsa da şehrin büyüsü, saklı olan köşelerimle bambaşka bir mücevhere dönüştü. Bütün serzenişlerime rağmen sergüzeştine tav olduğum için İstanbullu oldum. İşte bu kitap, tam da bu kayıpların (ve buluşlarımın) hikayesini anlatıyor. Zira insan ancak kaybedince, kimi şeyleri (ve bazen kendisini) buluyor.

Hem İngilizce hem Türkçe yazıyorsun şiirlerini... İki dilde aynı anda yayınladığın şiirlerine nasıl tepkiler alıyorsun pelincim?

Maalesef yıllardır hep aynı soruyu beraberinde getiriyor: "sen Türksün, niye Türkçe yazmıyorsun?" Bu sualin nereden geldiğini anlıyorum ama artık aynı cevapları vermekten sıkıldım. Bu soruyla başlayıp derinleşse razıyım ama şiirleri okumayıp dil üzerinden konuşuluyor genellikle. Dillar arasındaki nüans, etimoloji, kimi kelimelerin çağrıştırdığı dünyalar; bunları konuşmak isterdim aslında.

ŞİİR SOLUDUĞUM HAYATI SABİTLEME İMKANI

Şiir senin için ne ifade ediyor? Bir sözü, bir duyguyu, bir düşünceyi şiirinize dahil ederken nelere dikkat ediyorsunuz?

Şiir yaşadığım, algıladığım, hissettiğim, soluduğum bir hayatı bir an için sabitleme huyu. Sonra da oya işler gibi, o dondurulan anı ve anıyı iğnelemek, soyutlaştırmak, koyulaştırmak, boyut eklemek demek oluyor benim için. Bir olgu ya da duygu beni yazmaya itiyor. Bu yaşadığım bir şey, okuduğum bir haber, gezdiğim bir yerin bende uyandırdığı bir his olabilir. İyi bir şeyler okuduktan sonra yazma ihtiyacı da doğuyor. Ondan sonra şiiri dinlendiriyorum, benim değilmiş derecesinde uzaklaştığımda, istediğim gibi kırıp yontuyorum. Ancak bende ilk anının granülleri saklanıyor.

YAŞADIKÇA YAZASIM GELİYOR,
OKUDUKÇA ODAMDA YOLCULUĞA ÇIKIYORUM

Yazmak için yaşamak mı gerekiyor? 'İyi ki okumuşum' ya da 'iyi ki tanımışım' dediğiniz şair ve yazarlar kimlerdir?

İkisi de gerekiyor benim için. Yaşadıkça yazasım geliyor. Oturup, Hemingway misali bu sabah şu kadar sayfa yazacağım diye hareket etmiyorum. İlham perilerim bana genellikle yolda bir şeyler fısıldıyor. Sonra matematikçi-mimar tarafım o uçuşkan kelamı şekillendiriyor. En sevdiğim şairlerden Wallace Stevens, dünyanın en sıkıcı işini yapıp küçük kentinden yazmış. Odasından çıkmadan muhteşem cesur dünyalar yaratmış. Ben, yolculuğa çıkamıyorsam, onun gibi kendime ait küçük odamda yolculuklara çıkıyorum. Bir kelimenin hikayesi beni Maveraünnehrin ötesine sürükleyebiliyor. Pek çok şairi okuduktan sonra şiir yazma isteğim kabarmıştır. Herrick, Rilke, Roethke, Eliot gibi şairler beni sarsmıştır.

Edebiyat ve ideoloji ilişkisi bağlamında günümüz şiirini nasıl değerlendiriyorsun?

Günümüzde şiir nasıl olduysa arkaik bir sanata dönüşmüş, edebiyat ve akademi çevrelerinde neredeyse üvey evlat muamelesi gören, adeta bir antika gibi. Gariptir, herkesin şiirle bir şekilde ilişkisi olmuş, ama sanki yaşadığımız dünyanın zaman kavramı ve mantalitesiyle örtüşmediği için, zamanın ruhu şiir yoluyla dillendirilmiyor bugün. O yüzden de ideoloji, ya çok ilkel bir şekilde hortluyor ya da hiç çıkmıyor: otobiyografik, şiirden uzak sayıklama formunda şekil buluyor son yıllarda Batı'da. Eskiden kimi şairler peygamber gibiymiş. Homeros bir ilah gibi. Bugün yaşadıklarımız narsizm çağına çok uygun. "Ben" merkezde. Ve o "ben" genellikle miyop.

BARDAKÇI VE AFYONCU İLE BİR DAHA PROGRAM YAPMAM

Murat Bardakçı ve Erhan Afyoncu ile program yaptın. Erkek söylemiyle fazlasıyla karşılaşıyordun... Aynı ekipten teklif alsan yeniden başlar mısın o programa?

Hayır! Benim için çok öğretici bir tecrübeydi, limitlerimi test etmek açısından da göz açıcıydı. Resmen kendimi daha iyi tanımış oldum! Ben ne kadar sabırlı bir insanmışım, hazır cevap değilmişim, bunları gördüm. Ama böyle bir şeyi tekrar yaşamak istemem. Ve artık o kadar sakin olabileceğimi de sanmıyorum.

KÖŞE YAZARLIĞINI ÇOK ÖZLÜYORUM

Büyük gazetelerde köşe yazarlığı da yaptın..Hem Habertürk hem de Milliyet gazetesi..Bu iki gazeteden geriye ne kaldı hayatında?

Bizim gibi gündemin anbean değiştiği, tragedya ve komedyanın birbirinin içine karıştığı, kötülüğün meşrulaştırıldığı, intikamın bilediği, absürdün hüküm sürdüğü bir yerde köşe yazısı yazabilmek büyük bir lüks. Medyanın boğulduğu, muhalif seslerin tehdit edildiği, farklı çıkan seslerin farklı formlarda dövüldüğü bir yerde yazmak daha da önemliydi. Çok büyük bir zevkle yazdım. Ve çok da özlüyorum. Bugün yalaka, korkak oportünist "yazarları" okuyunca sanki geçmişe yolculuk yapıyorum. En son Sultan Abdülaziz-Abdülhamid arası Basiret Gazetesinin anılarını okurken her şey o kadar tanıdık geldi ki! Günümüzün jurnalci ve tetikçileri, 100 yıl öncesindeki ataları gibi kara bir dipnota indirgenecekler. Ama müteşekkirim: onların servis ettiği karanlığın sayesinde kimin ışıldadığını görüyoruz. Bu işe de yarıyorlar sağolsunlar.

AB İLE TÜRKİYE'NİN İLİŞKİSİ ŞİZOFRENİK

Türkiye'nin Avrupa Birliği'yle kurduğu ilişkiyi nasıl buluyorsun?

Şizofrenik. Son 200 senedir "Saatleri Ayarlama Enstitüsü" kıvamında. Geçenlerde bir ankette, Avrupa Birliğine olan inancın çok düştüğünü okudum. Normaldir. Onlar da bizi çok istemiyorlar ama bu Suriye meselesinden dolayı imtiyazlar veriliyor. Bu konuda Türkiye ve Rusya birbirine çok benziyor. Batı hayali ile yontulmuş Doğu toplumlarına mensup olunca, hem zengin hem de çifte kişilikli oluyorsunuz.

Merhum babanız İnal Batu'yu hepimiz çok özlüyoruz. Yaşamak hatırlamaktır, babanı buradan güzel bir şekilde analım... Babandan hayat dair en çok neyi öğrendin?

Nazik sözlerin için çok teşekkür ederim Sayım. Ben de çok özlüyorum. Babam ders vermeyi seven bir insan değildi. Kardeşim ve bana verdiği tek nasihat, arkadaşlarımızın değerini bilmek, hayatımızı onlarla güzelleştirmekti. Babamın dürüst, onurlu duruşu benim için en büyük ders oldu. Günümüzde dürüstlüğün enayilikle eşleştirildiğini görünce o insanlar adına üzülüyorum çünkü onların bizler gibi rahat uyuyabildiklerini düşünmüyorum. Mitomanlarsa belki, ama o da başlı başına acınacak bir durum.

BELKİ DE TOPLUMDAN ÇOK ŞEY BEKLİYORUZ

Her ülkede entelektüel olmak bir onurken, bizim ülkemizde alay konusu olabiliyor. Bu durum sence değişecek mi?

Doğru "entel-dantel" gibi pejoratif tanımlar ancak bizde çıkıyor. Bunun da bir çok sebebi var. Osmanlı toplumunda eğitimli olan çok dar bir kesim. Cumhuriyetin ilk yıllarında toplumun büyük çoğunluğunun okuma yazması yok. Sonra yeni bir sistem ve felsefe inşa ediliyor ama o hem genişleyemiyor belli bir tabakada kalıyor, hem de kültürel bir elit sınıfı yaratıyor. Köy enstitüleri kapatılmasaydı bambaşka olacaktı ama onun da neden sonlandırıldığını biliyoruz. Roma döneminde gibi insanları "ekmek ve sirk" ile uyutuyor çok fazla sorgulamalarını istemiyoruz. Böylece daha kolay güdülüyorlar. Askeri olsun, günüzdeki gibi sivil olsun darbe üstüne darbe yaşayan toplumdan belki de çok fazla şey bekliyoruz. Oysa, başka ülkelerle kıyasladığımda bizim ülkemizden her şeye rağmen çok parlak zihinler çıkmış. Sadece sistemi eleştirmek de doğru değil, entelektüel tayfanın da özeleştiri yapması gerek. "Bilgisiyle döven" tipler yüzünden halkta antipati oluşmasına şaşırmamalıyız.

KENDİNE YALAN SÖYLEYEN YÜZEYSEL BİR SOSYOLOJİK TOPOGRAFİ

Medyamızda her şeye burnunu sokan, her konuya burnunu sokan bir gazeteci profili de var... Bazen bir şey görünür gibi oluyor bazen hiçbir şey gözükmüyor. Böyle gelmiş böyle gitmez değil mi?

Devletlülerimiz, her konuda eksper, Barok operadan mühendisliğe, tarihten astrofiziğe her konuyu hatmetmiş gibi ahkam keserse gazetecinin de öyle olmasına şaşmamak lazım. Bu model evde de var, mahallede de var, siyasette de var; medyada olması normal. Böyle gitmemesi için bambaşka bir eğitim sistemi ve etik gerekiyor. Felsefe ve aksiyonun içselleştirilmesi gerekiyor. Sadece Cuma'ya gidip domuz eti yemeyip her türlü hırsızlığı, haksızlığı, cinayeti işlemenize benziyor; bunu yapanlar, bilgiyi istediği gibi manüpüle ediyor, işine geldiği gibi kullanıyor, ama teori ve pratik bağdaşmıyor. Böyle olunca da Dorian Gray'lerden mürekkep, kendine yalan söyleyen yüzeysel bir sosyolojik topografi oluşuyor.