RÖPORTAJ
ANASAYFA/RÖPORTAJ/Her öykünün bir fotoğrafı ve müziği var

Her öykünün bir fotoğrafı ve müziği var

Her öykünün bir fotoğrafı ve müziği var

Akın Yakan’ın bu ilk eseri “Zaten Herkes Tek Başına Değil Mi?” hem bir öykü kitabı hem bir fotoğraf ve hem de bir müzik albümü!

  Eklenme Tarihi: 04 Şubat 2015 13:17 Güncelleme: 04 Şubat 2015 13:17
- - -

GAZETECİLER.COM - ÖZEL İÇERİK
SAYIM ÇINAR
sayimc@superonline.com

Akın Yakan’ın dokuz öyküden oluşan ilk kitabı “Zaten Herkes Tek Başına Değil Mi?” Cinius Yayınları’ndan çıktı. Kitabı sıra dışı ve ilginç kılan bazı özellikleri var: Akın Yakan’ın bu ilk eseri, hem bir öykü kitabı hem bir fotoğraf ve hem de bir müzik albümü! Yazar bu ilk eserinde, yazdığı öykülerin tema ve içeriğine uygun fotoğraflar ve yine her öykü için özel olarak bestelenmiş parçalarla birlikte çıkıyor okurlarının karşısına.

İşte yazarla yaptığımız özel söyleşi:

“Zaten herkes yalnız değil mi?” diyorsunuz. Ne dersiniz, modern çağ, akıllı telefonlar, gündem yalnızlaştırdı mı insanları?

Herkesin hikayesi zaten tek başınalık üzerine yazılmış. Gerçekten herkes, tek başına yaşamak zorunda karşısına çıkan öyküyü. Elbette yanında annesi, babası, ailesi, karısı, çocukları olacak ama yanında kim olursa birey tek başına yüzleşecek yaşadıklarıyla. Hayatın kurgusu bunun üzerine.

Modern çağ adı altında dayatılan yaşam biçimi kesinlikle insanı yalnızlaştırdı. Ama “tek başınalık” ile “yalnızlık” kavramını birbirinden ayırmak gerektiğini düşünüyorum. İnsanlar onca kalabalığın, koşuşturmanın, telaşın içerisinde yalnızlaştıkça yalnızlaşıyor bu yaşam biçiminde.

Deneme

Yalnızlık durumu kişisel gelişim kitaplarının çoğalmasına sebep oluyor, herkes kendine yardım edecek kitabı arıyor. Sizin öykülerinizin böyle bir yönü var mı, insanlara "iyi" gelecek öyküler mi bunlar?

“Zaten herkes tek başına değil mi?” isimli kitaba adını veren öykü aslında yalnızlık öyküsü değil. Gezi olaylarını konu alan, o ortamda yer alan beş farklı kişinin ağzından, yaşananları anlatan bir öykü. Bu yönüyle yalnızlığı anlatmıyor. Gandhi’nin pasifizminden yola çıkarak felsefi anlamda söylemi olan, empati duygusu ile işlenen bir öykü.

Sorunuzda “İnsanlara iyi gelecek öyküler” mi bunlar diye sordunuz. “İnsanlara iyi gelecek öyküler” ifadesi ne kadar hoş bir anlatım. Kitapta yer alan öyküler yaşama dair, yaşama dahil öyküler. Bizim öykülerimiz, yani sıradan insanların öyküsü. Herkes kendinden bir şeyler bulacak kitapta. Kitabın okuyucuyla buluşmasından sonraki geri dönüşler o kadar etkileyici oluyor ki. Kimisi çilehanede çile çeken Selim’de, kimisi karısını kaybedip yalnız yaşayan Arif Amca’nın yalnızlığında, kimisi Taksim Meydanı’nda tek başına ayakta durup kendisini ifade etmeye çalışan Mehmet’in direncinde, erguvan ağaçları altında anılarını arayan Saadet Teyze’nin gözyaşlarında, kimisi koltuk değneğiyle yağmurda yüreği sızlayan Mustafa’nın suyun hikayesini öğrendiğindeki şaşkınlığında, aşkın izinin karadutun lekesi gibi kolay kolay çıkmayacağını öğrenen Süreyya’nın hikayesinde kendinden bir şeyler buluyor. Anlatmakla, yazmak arasındaki fark belki de burada. Umarım okuyanlara iyi gelir.

DenemeKitapta kendinizden hiç söz etmemişsiniz, biyografiniz kitapta yok. Biraz kendinizden bahseder misiniz?

Kendimden sözetmekten hoşlanmadığım için kitapta bir biyografi yer almadı. İnsanın kendini anlatmaktansa, ürettikleri ile ifade etmesinin daha doğru olduğunu düşünüyorum. 1965 yılında küçük bir esnaf ailesinin üçüncü ve en küçük çocuğu olarak Aydın’da doğdum. İlk, Orta ve Liseyi Aydında tamamladıktan sonra İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde tanıdım İstanbul’u ılık bir sonbahar günü. İstanbul bana hep bir şeyler anlattı. Kitapların içindeki yaşamları, martıların çığlıklarının her zaman hüznü ifade etmediğini, insanların inançları için nasıl kendinden vazgeçebileceğini, doğruların tek olmadığını,  insanları sevmenin nelere kadir olduğunu ve her şeyin sevmek üzerine olduğunu.

1991 yılından beri eşimle birlikte Aydında serbest Avukat olarak çalışıyorum. Eşimle, sevginin ne kadar büyük dönüştürücü bir güç olduğunu öğrendim.1998 yılında kızım Alara’nın doğumuyla herkesin birbirinin hem öğretmeni, hem öğrencisi olduğunu, 2000 yılında oğlum Sarp’ın doğumuyla  ise evlat sevgisinin insan yaşamına nasıl renk kattığını, nasıl anlam yüklediğini öğrendim.

Her öykünün bir fotoğrafı ve müziği var. Nasıl doğdu bu fikir?

Ben çok uzun yıllardan beri edebiyat, fotoğraf ve müzikle ilgileniyorum. Ama bu güne kadar ayrı ayrı üretimler oldu doğal olarak. Yıllarca müzik yaptım. Tiyatro oyunları için müzikler besteledim. Fotoğraf çektim. Birçok proje yaşama geçirdim. Anadolu inançları üzerine yaptığım çalışmalar, ulusal ve uluslararası düzeyde ilgi çekti. Yazdığım bir sırada, neden dedim, hissedilenler neden birden fazla sanat dalıyla anlatılmasın. Sanatçı üretebiliyorsa, neden anlatmak istediği duyguyu, bir öykü yazarak, kameranın vizöründen bakarak ve gitarın tellerine dokunarak aynı anda anlatmasın. Bu nedenle her öykünün bir fotoğrafı ve müziği var.

Ben buna gri sanat (grey art) diyorum. Bu kavramın ve bu tarz üretimlerin tartışılması gerektiğini düşünüyorum

DenemeFotoğraf sanatçısının sanatsal keşif anının anlatıldığı öyküde fotoğrafçı, çekim esnasında çilehanenin bütün tarihini ve dokusunu çekim anında gözünü dayadığı vizörde görüverir. Fotoğraf çekimlerinde neler yaşadınız?

Fotoğraf çekmeyi sadece vizörden bakıp deklanşöre basmakla sınırlı tutarsanız, fotoğrafı sanat haline getiremezsiniz. Fotoğrafı fotoğraf yapan ona yüklediğinizi anlam. Birinci öyküde fotoğrafçının gözünden fotoğrafa nasıl yaklaşıldığını görüyoruz. Tarihi bir mekanda çekim yaparken “İnsan sadece taşın, sütunun, duvarın fotoğrafını çekmekle o dokuyu anlatabilir mi? “ sorusuyla başlıyor öykünün kahramanı. Gerçekten duvarın sütunun fotoğrafını çekmekle o mekân anlatılabilir mi?

Kurgusal fotoğraf çekerken, önce o fotoğrafı zihnimde görürüm. Plan plan tek tek ayrıntılar üzerinde çalışır, ondan sonra çekime giderim. Fotoğraf çekimlerine başladığımızda zihnimde gördüğüm fotoğrafı çekebildiğim pozlar en güzel pozlar olur daima.

Modelle iletişime girmeniz, o elektriği yakalamanız da çok önemlidir. Modelin içinde saklı olan anı yakalamak zorundadır fotoğrafçı. O iletişimi yakaladığı anda, duygu ve mana yerli yerine oturur.

Sonsuzluk temalı Ouroboros adlı son öyküde, son olarak görünenin aslında yeni bir başlangıç olarak değerlendirilmesi gerektiği mesajı veriliyor. Sizin eklemek istediğiniz şeyler var mı?

Birçok öyküde felsefi yaklaşımları işlemeye çalıştım. Ama didaktik bir yöntem izlemeksizin, yaşama dahil ederek. Ouroboros da bunlardan biri. “Ben, bugün ve yarınım... Ona ait olandan yoksun olan tek gün bile yoktur. Şimdiki zaman benim açtığım yoldur...” Her şeyin anda yaşandığını, geçmiş ve geleceğin de döngünün bir parçası olarak birbirinin devamı olduğunu ifade ediyor. Bu öykünün içerisinde nasıl oluyor derseniz, o aşamada öyküyü okumak gerekir.

Müzik albümünün kayıtları nerede yapıldı? Nasıl bir süreçti?

Önce öykülerin yazımı tamamlandı, daha sonra zihnimde oluşan görüntüleri fotoğrafladım. En son besteler ve bestelerin çok sesli düzenlemesi yapıldı. İzmir Devlet Türk Dünyası Dans ve Müzik Topluluğunun sanatçılarıyla stüdyoda seslendirildi. Stüdyo kayıtları İzmir’de gerçekleşti. Çok zorlu bir süreçti. Değerli sanatçı arkadaşlarım Dağhan Aslanger, Mehmet Akif Teke, Ersin Çalgıcılar, Ece Erdem, Ali Ataç, Mert Güngördü ve Aytekin Kandemir’e yürekten teşekkür ediyorum.

Yazmanın bir disiplin işi olduğuna inanıyor musunuz? Siz, öykülerinizi nasıl yazarsınız? Yazmak sizin için hayatın olmazsa olmazları arasında mıdır?

DenemeÖykü yazma süreci bir disiplin gerektirir. Kurgusu, ayrıntıları, kahramanlar ve özellikleri, anlatılacak ve işlenecek olay en küçük ayrıntısına kadar irdelenmeli. Yazar, öykü kahramanını  çok iyi tanımalı ve onu hissetmeli. Bu da ancak yazarın empati kurması ile olanaklı. Öyküleri yazarken, anlattığım kişiliği yaşamaya çalışırım.  Ne hisseder, ne düşünür, nasıl tepki verir? Zaten Herkes Tek Başına Değil mi? isimli öyküde de aynı sosyal olayı yaşayan beş farklı kişinin ağzından anlatırken bunu hissetmeye çalıştım.

Samuel Johnson dediği gibi Yazmak için yaşadım, yaşamak için yazdım.” Yazmak, yaşamadığımız, yaşama ihtimalimiz olmayan, olayları ve kimlikleri yaşama şansıdır. Bu şansı yitirmemek gerektiğini düşünüyorum.

Türkiye'de öykücülük önemli bir gelenek. Siz kimleri okuyorsunuz?

 Sabahattin Ali ve Sait Faik Türk öykücülüğünü bana göre en çok etkileyen iki yazar. Kendilerinden sonra gelen yazarlar üzerinde çok büyük etki bırakmış iki köşe taşı olduğunu düşünüyorum. Türk öykücülüğü son yıllarda ciddi bir yükseliş yaşıyor. Birçok yazar, nitelikli eserler üretiyor. Yekta Kopan, Neslihan Önderoğlu ve Faruk Duman beni en çok etkileyen öykücülerden.

Yeni projeleriniz var mı?

En önemli projem yazmak. Sürekli yazmaya çalışıyorum. Bu olağanüstü bir haz. Bir kez bunu hissedebilirseniz, vazgeçmeniz mümkün değil. Edebiyat, fotoğraf ve müzik üçlemesini yeniden yapmak istiyorum. Fakat bu çok zorlu bir çalışma ve ciddi bir emek ve yoğunlaşma gerektiriyor. O nedenle ikinci kitabımı sadece öykü olarak düzenlemeyi düşünüyorum. Zamanı gelince, biraz daha demlenince içimdekiler, gri sanata devam edeceğim.