RÖPORTAJ
ANASAYFA/RÖPORTAJ/Gazeteci İşeri aynasını 'kentsel dönüşüm'e tutuyor

Gazeteci İşeri aynasını 'kentsel dönüşüm'e tutuyor

Gazeteci İşeri aynasını 'kentsel dönüşüm'e tutuyor

Kentsel dönüşümün asıl mağdurlarının izini süren Gazeteci Gülşen İşeri ile konuşan Sayım Çınar çarpıcı bir röportaja imza attı.

  Eklenme Tarihi: 07 Kasım 2014 16:23 Güncelleme: 07 Kasım 2014 16:23
- - -
GAZETECİLER.COM - ÖZEL İÇERİK
SAYIM ÇINAR sayimc@superonline.com 
 

Gazeteci Gülşen İşeri kentsel dönüşümün asıl mağdurlarının izini sürmeye devam ediyor. İlk kitabı ‘Metropol Sürgünleri’nde kentsel dönüşümle yıkılmış ve yıkılmakta olan mahallelerin izini süren İşeri, ikinci kitabı "Ateşin ve Sürgünün Gölgesinde-Kentsel Dönüşüm" kitabında aynasını yine yoksul mahallelere tutuyor.


Nota Bene yayınlarından çıkan kitapta, yazar, İstanbul, Ankara, İzmir, Diyarbakır, Van, Nusaybin ve Antakya illerinde yaptığı araştırma ve saha çalışmasında pek çok mahalle gezdi…

Türkiye’nin dört bir yanında, Kentsel Dönüşümün olduğu ana mekanların neredeyse tümünün öyküleri, birinci derece tanık ve aktörlerini de içererek, Gülşen İşeri’nin kitabında yer alıyor. Farklı illerdeki mahallelerde yaşanılan kentsel dönüşüm uygulamaları masaya yatırılıyor. Gülşen İşeri tek tek hepsini dolaşarak, farklı farklı belediyelerin uygulamalarına da ışık tutuyor.

DenemeSonuçta görülüyor ki, uygulama kentsel dönüşümün mimarı ve motor gücü olan AKP ile sınırlı değil, CHP ve BDP dahil tüm partiler kentsel dönüşüm uygulamalarına başvuruyor. Gülşen İşeri, eleştirel kalemini sadece AKP’ye değil, tüm diğer partilere de yöneltiyor.

Kentsel Dönüşümün tetiklediği isyanı, Gezi’yi de unutmayan İşeri, Gezi’de yaşamını yitirenlerin ailelerine de tutuyor aynasını; Ethem Sarısülük, Abdullah Cömert, Ahmet Atakan, Ali İsmail Korkmaz, Mehmet Ayvalıtaş, Medeni Yıldırım, Hasan Ferit Gedik, Berkin Elvan Kentin Kırık Aynası’na yansıyanlarla çoğalıyor...

Sırrı Süreyya Önder, Melda Onur, Anti-Kapitalist Müslümanlar, Ercan Kesal, Nejat İşler, Can Atalay, Kawa Nemir, Ali Kılıç gibi isimlerle de röportajlar yer alıyor.

 

Ateşin ve Sürgünün Gölgesinde: Kentsel Dönüşüm" isimli yeni çıkardığın kitap içerik itibariyle çok farklı ve araştırılması gereken zor bir konuya sahip. Sen her ne kadar Armutlu'da yaşamış ve irdelediğin olayların içinden gelmiş emekçi bir ailenin çocuğu olsan da bu kitap için Güneydoğu da dâhil yoksulların olduğu pek çok yere gittin. Bu anlamda kentsel dönüşümle ilgili bir kitap yazma fikri acaba nasıl ortaya çıktı merak ediyorum. Bu senin için aynı zamanda büyük bir başarı da olmalı. Yani o sorunları yeniden ve yeniden yaşayıp bunu kitaba dönüştürebilmek senin için de bir zafer olmalı...
 

Bu bir zafer mi bilmiyorum ama her şeyden önce böyle bir konu benim için dertti. Yani oturup bir kentsel dönüşüm kitabı yazayım diye ortaya çıkmadım. Düşünmedim de, kurgulamadım da… Söylediğin gibi zaten ben hep o çevrede dolaşan biriydim. İlk yıkım deneyimimi 90’lı yıllarda, 9 yaşında yaşadım. Benim için çok dramatik bir dönemdi. Bu anlamda travmalarım da çok taze ve hatta hiç geçmeyen bir şey aslında.

 

Deneme

 

Yıkımla Armutlu’da karşılaştın değil mi?

Evet. Küçük Armutlu’da. Aslında o dönem yıkımın ne olduğunu çocuk aklım çok da almıyordu. Niye insanların evlerinin yıkıldığına dair düşünüyordum ama “Neden?” diyordum sürekli. O “neden” sorusu hep beynimin bir köşesinde sürekli kalırdı, ta ki benim için o ilk yıkım gününe kadar… 90 yılında yaşanılan büyük yıkımda evini korumak için mücadele veren amcamı da kaybetmiştik. Bütün bunlarla yeniden yüzleşmek, o yollarda yeniden yürümek benim için gerçekten çok zordu. Söylediğin gibi sürekli o anlara gidiyorum, sürekli o yıkım gerçeğiyle yüzleşiyorum. Bu anlamda bir yüzleşme kitabı da bu aslında. Çünkü ben bütün acılarımla yüzleşiyorum şu anda; bütün yıkımlarla, bütün kayıplarla…

Esasında sen kitabında, kentsel dönüşümle birlikte bir tür “sürgün insanları” ve onların trajedilerini anlatıyorsun. Sanırım bu anlamda yeni kitabın Metropol Sürgünleri isimli ilk kitabının devamı niteliğinde.

Evet, Metropol Sürgünleri’ni 2010’da yazmıştım. Onun devamı gibi de diyebiliriz tabii bu kitap için.

 

Deneme

 

Armutlu’nun yıkımlarla geçen o sendromlu günlerinde bir de Grup Yorum gerçeği vardı değil mi? Yaraları sarmak için gelir “Cemo”yu, “Karadır Kaşların”ı söylerdi. Çocukluğunda Grup Yorum’u hatırlıyor musun?

Hatırlıyorum tabii. Benim için Grup Yorum çok başka bir şeydi. Biz köydeyken babam İstanbul’a çok sık gider-gelirdi. Bir gün babam İstanbul dönüşünde eve kese kâğıt içinde bir sürü kaset getirdi. İçlerinde İbrahim Tatlıses’ten Neşet Ertaş’a ve Âşık Gülabi’ye ait bir dolu albüm vardı. Onların içinden bir de Grup Yorum’un kaseti çıktı tabii. Grup Yorum o zaman yeni çıkmıştı. Ben hemen atladım çünkü çok seviyorum ve babama dedim ki bunu dinlemek istiyorum. Pencereden etrafa baktı ve dedi ki; “Tamam ama çok kısık sesle dinle.” O zaman yasaklı yıllardı. 87-88’lerden bahsediyorum. Kaseti kasetçalara koydum ve duymak için kulağımı hoparlöre dayadım, o kadar kısık sesle dinliyorum. Bir Kürtçe şarkıydı çalan. Kürtçeyle tanışmam ilk böyle oldu. Kürt değiliz ama o ezginin acı bir ezgi olduğunu, onun bir ağıt olduğunu biliyorum. Aslında ortak duygularda buluşabilmek için aynı dili konuşmamız gerekmediğini sanırım o zamanlar anladım. Aynı dili konuşmaya gerek yok çünkü hepimiz aynı acının eşiğinden geçiyoruz. Grup Yorum’la ilk tanışmam böyleydi.

 

Grup Yorum Armutlu’ya geldiğinde neler hissettin?

O büyük yıkımın hemen ardından gelmişti Grup Yorum. Ben bağdaş kurup önlerinde oturmuştum. Onca acının içinde tabii bu da inanılmaz bir deneyimdi benim için, inanamıyordum. O zamanlar daha 7-8 yaşlarında çocuğum ve gruba karşı büyük hayranlığım var. Ve yıllar sonra karşımda Grup Yorum var, benim için tarifi çok zor. Bu yüzden Armutlu’da her şey ilklerle dolu benim için aslında.

 

Aileniz hala Armutlu’da mı?

Evet, yaklaşık 30 yıldır oradalar.

 

Tapunuzu aldınız mı?

Yok, tapumuz yok. Bugün baktığınızda kişilerin 30-40 yıldır yaşadıkları yerden gitmeleri çok kolay değil. Yani 40 yıl sonra bir insana kimsenin “Hadi burası senin değil” deme hakkı yoktur. Olamaz yani. Neticede yasada şöyle bir şey vardır: 20 yıldır aynı yerde yaşadığınız zaman orası zaten sizindir. Yasada geçen böyle bir madde vardır. Ama tabii yine o yasa da değiştirildi ve kaldırıldı. Orası zaten kamunun yeri, devletin arazisi değil. Devlet bugün yaptığı gibi parsel parsel Türkiye’yi üzerine aldığı gibi orayı da bir takım yerlerden satın alarak kendi üzerine geçirmiş.

 

Deneme 

Peki, kentsel dönüşümden Armutlu nasibini alacak mı?

Orası şu an deprem riski yasası kapsamında. Şimdi bu da enteresan bir şey çünkü deprem riski dediğiniz yerdeki evler bir tepede, kaya zemin üzerine kurulu. Dolayısıyla deprem riski yok. Kaldı ki o bölgenin zemin etütleri Japonya’dan gelen mimarlara yaptırılmış ve İstanbul’da deprem riskinin en az olduğu yer olarak seçilmiş. Hal böyle olunca tabii ki buna bir kılıf uydurulur ve gerekçeler cilalanarak yıkım meşrulaştırılmaya çalışılır. Şu anda yapılan da zaten bu.

 

Belli ki Armutlu’da genç olmak sana farklı pencerelerden hayata bakmayı öğretmiş.

Biz Tokat’ta da bir Alevi köyünde yaşadığımız için pek çok şeye şahit oldum. Orada da çok büyük baskılar vardı ve insanlar göç etmek zorunda bırakılmıştı.

 

Orada bir Alevi köyü göç ettirildi esasında değil mi?

Tabii ki, bir yanda jandarma baskısı, bir yanda evlere yapılan baskınlar bu göçü zorunlu kıldı. İnsanların yaşama alanlarını daraltırsanız o insanlar artık yapacak bir şey bulamaz zaten. Dolayısıyla Armutlu bu zorunlu göç mağdurları için belki de bir kurtuluştu.

 

Sen Armutlu’nun bir benzeri olan; Okmeydanı, Gülensu Mahallesi gibi İstanbul’da kent sürgünlerinin olduğu pek çok yere gittin. Bu yerlerde gözlemlediğin ortak paydalar var mıydı? Oralarda neler hissettin?

Sulukule, Başıbüyük gibi Roman mahallelerinde çok daha başka bir kalp atıyor ama politik mahallelerin ortak özelliği buraların “örgütlü mahalleler” olmasıdır. Bugün bu mahalleler eğer yıkılmadıysa ve 40 yıldır ayaktaysa burada yaşayanların örgütlü mücadelesi sayesindedir. Devlet her ne kadar buralar için “teröristlerin yuvası” dese de, oralarda çeşitli kumarhaneler açarak bölgeyi yozlaştırmaya çalışsa da bu mahalleler örgütlü olduğu ve belli bir ortak bilince sahip olduğu için hala ayaktalar. Okmeydanı, Gülsuyu, Küçük Armutlu ya da Gazi Mahallesi’nde neredeyse her gün bir olay oluyor, molotoflar atılıyor ve bunları ekranda, ana akım medyada izliyoruz. Ama birçoğumuz “Niye?” diye sormuyoruz. Mesela “taş atan çocuklar” geliyor aklıma; “polise taş atıldı” diye haber yapılıyor ama kimse “acaba neden?” diye sormuyor. Birçoğumuz gerçekten fotoğrafın arkasına hiç bakmıyoruz.

 

Aksine çocukları suçlu buluyoruz…

Yani evet, düşünsenize bu ülkede baklava çalan çocuğa bilmem kaç yıl hapis verildi. Böyle bir ülkede yaşıyoruz. Onca yoksulluğun olduğu ülkede iki tane baklava çalan çocuğa böyle bir ceza verilmez, verilmemeli. Bunun bir çözümü olmalı. Önce “yoksulluk” meselesi çözülmeli.

 

Deneme

 

Bu kitap için araştırma yaparken Süleymaniye ve Küçükpazar’ı da inceleme fırsatı bulmuşsun. Tayfun Pirselimoğlu örneğin Rıza isimli filmini bu mekânlarda çekmişti. Çoğunlukla bekârların yaşadığı, çoğu yalnızlık içinde trajik ortamların mekânı olduğunu düşünüyorum ben buraların. Sen oralarda neler gördün?

Şehrin atıl bırakılmış semtleri gerçekten. Ben Süleymaniye ile 2010 yılında tanıştım. Bekâr evlerine girdim. Gerçekten yıkık, dökük; bir insanın yaşayamayacağı yerler. Kaldıkları yerlerin penceresi yok, kapıları yok, kışın soğuğu ile iç içe. İnsan gezdikçe aklını kaybedecek gibi oluyor. “Nasıl yaşıyor insanlar burada?” diyorsunuz. Nasıl yaşayabilir, nasıl yaşatılabilir. Ama mesela içlerinde sevdiği kızı almak için Urfa’dan başlık parası biriktirmeye gelen de var, çocuğunu okutmak, ailesine yardım etmek için bu çileye katlananlar da var. Son gittiğimde Urfalılar gitmiş yerlerine Suriyeliler gelmişti. 3-4 bekâr bir arada yaşıyor. Çünkü başka yolumuz, seçeneğimiz, çaremiz yok diyorlar. Politik mahallelere kıyasla buralarda başka izler görüyorsunuz. Duvarlara yazdıkları yazılarda başka bir isyan var. Politik sloganların aksine bambaşka sloganlarla karşılaşıyorsunuz. Yani daha ekmek, tabii ki politik mahalleler de ekmek kavgası veriyor ama devletin baskısıyla bu ekmek kavgası farklı bir mücadeleye dönüştürülmüş haliyle. Süleymaniye’de durum farklı; politik bir durum, politik bir unsur yok oralarda. Daha bir yaşam, geçim, ekmek ve karın tokluğu mücadelesi için bir şeyler yapıyor insanlar. Ama burası için de ciddi anlamda bir soylulaştırma politikası güdülüyor. Ve Tarlabaşı’nda gözümüzün önünde olan şeyler arkalarda kaldığı ve kimsenin yolunun pek düşmediği Süleymaniye’de gözden ırak olduğu için daha sessiz sedasız yürüyor. O tarihi külliyelerin altında kalan bu yerde pek çok tarihi yapı sessiz bir şekilde birer birer yok ediliyor.

 

Kentsel dönüşüm adı altında yanı başımızdaki kocaman tarihe de zarar mı veriliyor?

Zararı görmelerini bırakın, yıkılıyor, yok oluyor… Ben o yüzden kent hafızasını kaybediyor diyorum. Ne yazık ki biz artık oturduğumuz sokağı tanıyamayacak bir hale geleceğiz.

 

Deneme

 

Sulukule’nin dönüşüm örneğinde insanlar dedi ki; “Ben fakirim, havuzlu sitede nasıl yaşayabilirim?” Şimdi böyle de bir şey var. Bu durum orada yaşayanların hayatla kurduğu uyumsuzluğu da ortaya çıkarmadı mı?

Çünkü şöyle bir sorun var; aslında Türkiye’de kentsel dönüşüm çok iyi algılanmamış, iyi oturmamış bir şeydir. Nedeni de kentsel dönüşüm diye cilalanarak insanlara yutturulan “modernite” denilen şey aslında insanları ikinci bir sürgüne hazırlamaktır. Şimdi siz kendine has kültürüyle var olan bu semtin sakinlerini alıyorsunuz ve bir siteye yerleştiriyorsunuz. Ama bu insanların sosyal yaşamları hala aynı, hiçbir şey değişmemiş, hiçbir şey iyileşmemiş. Yani kazandığı para değişmemiş, yiyeceği değişmemiş ama siz fiziki koşullarını değiştirerek onları kendilerini ait hissetmedikleri bir dünyaya adapte etmeye kalkıyorsunuz. Bu insanların yaşam mücadelelerine bir de sitenin aidat parası, apartmanın temizlik gider parası, bahçıvan parası bir de üstüne borçla verdiğiniz evin taksitlerini yüklüyorsunuz.

 

Zorunlu bir sınıf atlama…

Bu zorunlu sınıf atlatma ve dedikleri gibi “kişileri suçtan kurtarma” girişimi aynı zamanda başka suçlara teşvik etmektir. Çünkü bu insanlar geçinemeyince ne yapacak; bir süre sonra başka suçlara yönelecek ve belki de işleyecek. Bu koşulların sonuçları çok açık ve nettir.

 

Böyle bir yaşam standartları yok aslında.

Evet. Çünkü bizim ayaklarımızın toprağa değmesi gerekir diyorlar. Biz böyle bir kültürden gelmişiz ve avlulu evlerde yaşamaya alışmışız diyorlar.

 

Peki, Tarlabaşı’nda bir kentsel dönüşüm başladı. Orada neler oluyor?

Orası soylulaştırma projesinin merkezi. Bildiğin gibi orası çok büyük bir alan. Pek çok yer ada ada yıkılmış durumda. Orası aynı zamanda hem tapulu hem de mal sahiplerinin olduğu bir yer. Beyoğlu buradaki mal sahipleri çok acayip bir şey yapıyor ve tabiri caizse “ikna odaları” kuruyor. İkna odalarından kastım belediye birkaç şirketle anlaşarak bu yerler için bir değer belirliyor ve kişilere göndererek “Burayı boşaltıp gidin, size şu kadar para veriyorum” diyor. Mesela bu meblağlar 70 bin – 100 bin lira gibi değerler. Şimdi siz yoksul bir insana bu rakamları telaffuz ettiğiniz zaman o insan elbette ikna olur. Çünkü hayatında hiç o kadar parayı bir arada görmemiş ki. Bu insanlar derinlemesine düşünmeden ve gideceği öbür tarafın yaşam koşullarını değerlendirmeden ikna olabiliyor. Bu yüzden ben Türkiye’deki akademisyenlerin ve ülkedeki kentsel dönüşüm işleriyle uğraşanların bu durumu ve sonuçlarını daha bilinçli ve açık bir şekilde bu insanlara anlatmaları gerektiğini düşünüyorum.

 

Kentsel dönüşüme karşı mısın?

Ben elbette çarpık kentleşmeden yana olan biri değilim. Tabii ki kent güzelleşsin, tabii ki oturduğumuz mahalleler yenilensin ama onları yıkarak değil, insanları yerlerinden ederek değil. Bunun başka bir çözümü olmalı. Belki de sosyal bir devlet olmadığımız için şu an bu durundayız. Nitekim sosyal bir devlet değil Türkiye. Dolayısıyla bu sorunları hep yaşayacağız. Yaşatılacak hep bu sorunlar…

 

DenemeGezi sürecindeki kişilerle bu sürgündeki kentsel dönüşümü yaşayan yoksullar arasında bir benzerlik var mı? Sonuçta Gezi’de de büyük bir direniş vardı, sürgünler de direniyor. Sürgünlerin sosyal statüsü mü değişti?

Kesinlikle öyle. Aslında anladılar, şöyle anladılar: Her şeyden önce birbiriyle çok benzer reaksiyonlar yaşandı. Tabii ki lokal olarak pek çok mahallede kentsel dönüşüm müdahalesine ve yıkıma karşı bir mücadele devam ediyordu. Gezi süreci bütün bunları birleştirdi. İnsanların kendi evlerine dokunulduğunda ortaya çıkan bireysel tepki kentin ortak bir alanına dokunulduğunda kitlesel bir ayaklanmaya dönüştü. Gezi sayesinde gecekonduda yaşayan da, Etiler’de yaşayan da o meydana çıktı, tepkisini gösterdi. Küçük Armutlu’da kendi mahallelerinde mücadele eden pek çok gecekondu sahibi ilk kez meydana indi belki de, ilk kez kitlesel bir şekilde çatıştı. Çünkü orası bir yanıyla herkesin ortak kullanım alanıydı. Bu tür olaylarda hiç evinden çıkmayan Etiler ilk kez çok rahat bir şekilde sizinle mücadele etmek istiyoruz dedi. Gezi’de hayatını kaybeden Hasan Ferit, Küçük Armutlu’da yaşıyordu ve Gezi forumlarında örneğin Etiler’e giderek sürekli Armutlu’yu anlattı. Bu anlamda çok önemli bir şey yaptı Hasan Ferit aslında. Etiler ve Küçük Armutlu arasında çok ciddi bir köprü kurdu. Sınıfsal ayrımları olan iki halkı yan yana getirdi. Etiler halkı “Ya bunlar doğru bir şey yapıyormuş” dediler. “Böyle bir mücadele vermek doğru bir şeymiş aslında” dediler. Ve sonra Etiler’i alıp Küçük Armutlu’ya getirdi. Etiler ve Küçük Armutlu halkı birlikte orada forum yaptı. Bu görülmemiş bir şeydir. Yani sizin ayaklarınız çamur diyerek o köprüden geçirtmeyen Etiler, Küçük Armutlu’yu birlikte mücadele etmeye çağırdı. Bu ciddi bir dönüşümdür. Gezi’nin önemli bir kazanımıdır. Bugün Etiler AVM’ye karşı direniyor niye; bu dönüşüm sayesinde. Bu, Armutlu’dan öğrendikleridir aslında.

 

Nazım Hikmet’ten Cemal Süreyya’ya, Karl Marx’tan John Berger’e varan önemli şahsiyetlerin kitabında kullandığın çok güzel aforizmaları var. Mesela Seneca; “Kentler uzun yıllarda kurulur; bir saatte yıkılabilir.” diyor.

Aynen öyle. Ve hatta yeni yapılan binalarımız var ya emin olun birkaç yıl sonra çoğunun modası geçecek. Aslında şimdi kentleşme bir anlamda böyle bir mantığa dönüştü. Bakıyorsun modası geçmiş, yıkılıyor yerine bir yenisi inşa ediliyor. Sonra o yıkılıyor yeni bir tane. Akmerkez 90’dan sonra kurulan ilk alışveriş merkeziydi. Ama ne oldu şimdi modası geçti. O binaya ne yapacaklarını bilmiyorlar. Ön cephesini değiştirler, arkasını değiştirdiler çünkü çok daha modern binalar yapıldı. Sürekli değişiyoruz ve yenileniyoruz. Bu aslında çok can sıkıcı. Ben çocukluğumun geçtiği sokaklardan geçip gidiyorum ve buraları unutmak istemiyorum. Ben bahçemde otururken, sokağa bakarken, o sokaktan birileri geçerken en az 10 kişi selam veriyor bana ya da ben evimden çıktığımda onlarca kişiye günaydın, merhaba diyorum. Eğer bunlar unutulacaksa ben yaşamayalım diyorum.

 

Ankara ve İzmir’de de kentsel dönüşüm politikaları almış başını gidiyor. Sen oralarda da araştırmalar yaptın. İstanbul ile kıyasladığında farklılıklar var mı?

Pek farklı değil tabii ama biz kentsel dönüşümü sadece İstanbul üzerinden konuşup AK Parti’ye indirgiyoruz ve tüm sorunları bu iktidara mal ediyoruz. Mesele bu değil aslında, mesele AK Parti değil. Şimdi rant nerede yüksekse o alan dönüştürülmek isteniliyor. Yani İzmir CHP’nin mesela ama bakın İzmir’de çok sinsi bir şekilde kentsel dönüşüm ilerliyor. Şimdi Kadifekale yıkıldı ve bir çöl haline dönüştü. Oradaki insanlar ki Kürtlerin bölgesiydi Kadifekale ikinci bir sürgün yaşadılar ve şimdi tekrar köylerine döndüler. Mesela Ankara için Dikmen’i yazdım. Dikmen Çankaya Belediyesine ait ve Çankaya da CHP’nin. Şimdi oturup bunları düşünelim bence. Kimse kendini aklamaya ya da bir diğerini karalamaya çalışmasın. Ben yerel belediyelerin çok ciddi bir sorun olduğunu düşünüyorum bu anlamda.

 

Yani bu gidişatın tek sorumlusu AK Parti değil diyorsunuz, öyle mi?

CHP de, BDP de, AK Parti de aynı oranda sorumlu. Rant alanı yüksek olan yerlerdeki yıkım politikası hiçbir partiyi gözetmiyor. Yani bu durumun sadece AK Parti ile bir ilgisi yok baktığınızda. Mesela Diyarbakır’da Suriçi yıkıldı. Hiç konuşmadık onu.

 

Orada da ciddi bir kentsel dönüşüm var.

Elbette. Ve bakın Diyarbakır BDP’nin. Diyarbakır’ı biz nasıl biliriz; çok örgütlü bir kent değil mi. Yani herkesin bir anda sokağa çıktığı ve olayların hiç durulmadığı bir yerdir Diyarbakır. Ama bütün bunların gölgesinde ne oldu, buradaki kentsel dönüşümü hiç birimiz duymadık. Ama orada Suriçi diye bir tarihi bölge var. Tarihi hanların olduğu bir yerdir. Orası yıkıldı ve bütün insanlar Çölgüzeli diye bir yere taşındı. Şimdi oturup bunları düşünmemiz lazım. Eğer bu yanlış bir politikaysa BDP bu dönüşümü neden yaptı o zaman…

 

Deneme

Bu kitap için çok güzel söyleşiler de yapmışsın. Konunun uzmanları da var, Ercan Kesal de, Antikapitalist Müslümanlar da… Bütün bu süreç içinde bu söyleşiler kitaba ne kattı?

Sırrı Süreyya Önder Gezi’de ilk ortaya çıkan, buldozerin önünde duran ve bu tavrıyla bize çok sempatik gelen şahane bir insandı. Tabii sürecin sonrasında kendisini meydanda göremedik ama birden ortaya çıkıp böyle kahramanlık yapan birinin görüşlerini merak ettim doğrusu. Melda Onur bu işle çok uğraşıyor, aynı zamanda HES’lerle mücadele ediyor ve CHP’nin bir vekili. Bu anlamda biraz da CHP tarafından birinin neler düşündüğünü merak ediyordum. Ercan Kesal’in hekim olması ve hekimlik süreci boyunca Anadolu’nun her yerini dolaşması ve oralarla ilgili çok güzel hikâyeler biriktirmesi, onları yazdığı öykülerle paylaşması onunla böylesi bir konuda röportaj yapmama sebep oldu. Nejat İşler var mesela. Nejat İşler de İstanbul’un ilk varoşlarında, Eyüp’te büyümüş biri aslında. Tüm bu röportajlar ne kattı kitaba; hem beni hem de kitabın içeriğini her biri ayrı ayrı besledi, farklı bakış açıları kattı tabii ki. Bu konuyu sadece kendi perspektifimden ele almak ve anlatmak istemedim. Steril ve elit yerlerde yaşayan bu insanların yoksulların dünyasına nasıl baktığını da görmek istedim. Mesela Nejat İşler’e “Gezi sürecinde Bodrum’dan destek vermek çok rahattır herhalde” diye sordum. “Evet, biraz konformist gibi gelebilir insanlara ama ben de bulunduğum yerden elimden geleni yapmaya çalıştım” dedi. Biraz hem bu konuları deşmek, irdelemek hem de bu kitap birilerinin eline ulaştığında Gezi’de olduğu gibi farklı sınıftan, görüşlerden ve dünyalardan olan insanları ortak bir paydada buluşturmak ve yan yana getirmek istedim. Halkların kardeşliği gibi bir yanıyla. Yoksa bu isim de olsun, şu siyasetçi, şu ünlü de olsun diye bir derdim yoktu. Yoksa bir röportaj kitabına dönüşebilirdi çalışma bu arada.

Aksine kesinlikle kitap iyi bir araştırma, inceleme, görme ve hissettirme kitabı olmuş. Bu tür kitaplar genelde hep sayısal veriler ve anketler çerçevesinde yazılıyor. Sen daha çok bu kentsel dönüşüm kitabını yaşayarak yazmışsın. Bu anlamda yazmak için yaşamak gerekir tezine de ciddi olarak sahip çıkmışsın. Şimdi bu kitaptan sana geriye kaldı? Şu an kitabın yayınlandı ve okurlarına ulaşmaya başladı, neler hissediyorsun?

Çok güzel bir şey söyledin aslında. Çünkü ben ilk yola çıktığımda da akademik bir kitap yapmayacağım fikriyle hareket ettim. Yoksa elbette tüm bu olayları fiilen yaşamış biri olarak yeni araştırmalara gerek kalmaksızın yaşadıklarımdan yola çıkarak oturup bir şeyler yazabilirdim. Ayrıca bu benim hakkım da. Yeterince yaşamışım aslında. Ama mesele o değil. Ben kendi mahallemde yaşadım ama Sulukule’de yaşamadım, Diyarbakır’da yaşamadım, Van’da, Mardin’de yaşamadım. Yani bütün o farklı bölgeleri nasıl algılayabilirim diye düşündüm yola çıkarken. Akademisyenler elbette yine kendi çalışmaları ve araştırmalarının sonuçları doğrultusunda akademik kitaplar yazsın, tabii ki istatistikler verilsin ama ben sadece istatistiklerden ibaret olmak istemedim. Yani bu kadar yoksul var, bu kadar aç insan var denilmesini istemedim. Bu kadar yoksul ve aç insan ne düşünüyor bunları görmek, yaşamak ve aktarmak istedim.

Peki, yoksulluk edebiyatı yaparak Nişantaşı’nda yaşam sürdüren edebiyatçılar hakkında ne düşünüyorsun? Sence de bu çok tuhaf değil mi?

Bu bana inandırıcı gelmiyor, gelmediği gibi bunun bir acının sömürüsü olduğunu düşünüyorum. Birilerinin acısını alıyorsunuz ve satıyorsunuz. Edebiyatta da, televizyonda da, sinemada da benzer yaklaşımlar var. Yani bir dizi yazılıyor ve yoksulluk hikâyesi anlatılıyor ama arka planına bakıyorsunuz o senaryolar yatlarda keyif içinde yazılıyor. Hal böyle iken o hikâyede ne kadar samimi olabilirsiniz. Ne kadar inandırıcı olabilir, bu anlatılanlara ne kadar inanabilirsiniz. Bu süreç içinde o kadar çok insan bana bir şeyler anlattı, kendi yaşamlarını açtı ve hikâyelerini emanet etti ki ben asla onlara ihanet edemem. Bana inandıkları ve güvendikleri için kaleme alamadıklarım, yazamadığım o kadar çok şey var ki…

Yeni kitaplara devam edecek misin?

Yeni bir kitap olacak ama kentsel dönüşümle bağlantılı değil. Bu defa işçi hikâyesi olacak.

 

Roman yazmayı düşünüyor musun böyle otobiyografik özellikler taşıyan ve içinde kentsel dönüşüm de olan?

Aklımda bu fikir var ama onun için biraz zaman var sanıyorum. Söylediğim gibi şimdi bir işçi hikâyesine odaklanıyorum. Biraz daha bu sahada dolaşmak ve herkese dokunmak istiyorum.

Peki, bütün bu olanlardan sonra baban mutlu oluyor mu?

Tabii ki. Düşünsenize öyle bir mahalleden çıkıyorsunuz, gazeteci oluyorsunuz, sonra zaman geliyor kitaplar yazıyorsunuz ve kitaplar yine orayla ilgili. O dertle uğraşıyorsun, o derdi deşmeye çalışıyorsun. Tüm bu süreçte ailem olmasaydı bunlar olamazdı zaten. Çünkü bana hep inandılar. Bana inandıkları için böyle bir kitap çıkmıştır. Belki hep söylüyorum ama tekrar etmekte bir sakınca görmüyorum ben gerçekten bana inananlarla yol almak istiyorum. Bundan sonra da öyle olacak herhalde.