RÖPORTAJ
ANASAYFA/RÖPORTAJ/Annesi Koray Çalışkan'a ‘evladım biraz az konuş' diyor!

Annesi Koray Çalışkan'a ‘evladım biraz az konuş' diyor!

Annesi Koray Çalışkan'a ‘evladım biraz az konuş' diyor!

Koray Çalışkan; medya dünyası ve akademik hayat arasındaki “kıldan ince, kılıçtan keskin” köprüyü gazeteci-yazar Sayım Çınar’a anlattı.

  Eklenme Tarihi: 30 Ocak 2014 10:01 Güncelleme: 30 Ocak 2014 10:01
- - -

GAZETECİLER.COM - ÖZEL İÇERİK

SAYIM ÇINAR

Akademisyen, Radikal yazarı, Artı Bir TV icra kurulu üyesi ve “Kırmızı Telefon” programının sunucusu Koray Çalışkan; medya dünyası ve akademik hayat arasındaki “kıldan ince, kılıçtan keskin” köprüyü, Türk medyasının bugünkü “hallerini”, politik duruşunu, Suriye meselesinde Türkiye’nin aldığı pozisyonu, Kürt sorununun çözümüne ilişkin fikirlerini, Cem Küçük'ün suçlamalarını ve yankı bulacak pek çok meseleyi gazeteci-yazar Sayım Çınar’a anlattı…

İşte çok ses getirecek o röportaj:

"ORTALIKTA ÇOK GÖRÜNÜYORUM..."

*Boğaziçi Üniversitesi’nde Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler bölümünde dersler veriyorsunuz. Siyasi tarafınız çok net. Aynı zamanda bir medya yüzüsünüz. Öğrencilerle aranız nasıl, daha çok neleri tartışıyorsunuz?

Öğrencilerin bana olan bakışını onlara sormak lazım ama ben, benim onlarla aramın nasıl olduğunu, onlarla neleri paylaştığımızı anlatabilirim. Bana dünyada en çok şey öğreten insanlar öğrencilerim. Gerçekten sıra dışı öğrenciler var Boğaziçi’nde…  Onların hocası olmak büyük bir onur benim için. Derslerimin bir özelliği var: Gündelik siyaset konuşmayız. İnsanlar şunu karıştırıyorlar, mesela akademisyen vardır. Akademik olarak üretimi yoktur. Radikal 2’de yazdığını akademik üretim zanneder. Kamusal alanda yazdığını akademik faaliyet zanneder. İyi akademisyenler bu ikisini ayırırlar… Kendi akademik işlerimi düşünüyorum. Uluslararası piyasalar üzerine araştırmalar yapıyorum. Uzun süre onun üzerine çalıştım, bir kitap yazdım. Bir sürü makale yazdım.

*Akademik hayatı ve medyadaki varoluşunuzu net bir biçimde ayırıyorsunuz demek ki…

Okul benim gündelik hayatımda ya da kamusal, entelektüel olarak bulunduğum yerle çok da alakası olmayan bir yer. O yüzden derslerde doğrudan gündelik siyasete girmeyiz. Verdiğim dersler mesela, Ortadoğu siyaseti ya da toplumları… Doğrudan Türkiye siyaseti konuşulmaz. Çin’in siyasi sisteminden tut, Hindistan’ın bir eyaletinde ne olduğuna kadar her şeyi konuşuruz. O yüzden dediğin doğru. Televizyonda program yapıyorum, gazetede yazıyorum. Ortada çok görünüyorum, bu öğrencilere nasıl yansıyor diye soruyorsun. Öğrenciler de şunu çok iyi öğrendiler; benim o kamusal yüzümle ilgili sınıfta, derste ya da akademik ortamda herhangi bir şekilde konuşmazlar ve sohbet etmezler. Mesela hiçbir öğrencim “hocam televizyonda dün gece şunu söylediniz” diyemez bana. Bunu biliyorlar. Buna müsamaha yok. Ya da Twitter’dan bir öğrencim derslere yönelik, üniversiteye yönelik, ya da buradaki profesyonel ilişkiye yönelik bir şey yazdığında onu hemen bloklarım, onu da öğrendiler zaten. Öğrenciler bence onu çok iyi ayırıyor. Burası dünyadan uzak bir yer. Başka türlü üniversite üniversite olmaz. Burası bir laboratuvar. 

Deneme

*Peki, akademik dil ve köşe yazıları, televizyon programı… Siz bu durumu kendi içinizde nasıl ayırıyorsunuz? 

Akademik olarak yaptığım işleri göstersem size, “bunları Koray Çalışkan mı yazıyor?” dersiniz. Çok ağır teknik ve kuramsal bir dil vardır onlarda. Ama ben şunu karıştırmam; bir gazeteye yazı yazdığım ya da televizyonda konuştuğum zaman en karmaşık konuları bile, lise mezunu ya da orta 2 terk birisinin anlayacağı şekilde anlatmaya gayret ediyorum. 

“HERKESİN ANLAYACAĞI BİR DİL PEŞİNDEYİM"

*Ortak bir dil oluşturmaya çalışıyorsunuz yani… Bir nevi sınıfsız bir dil…

Bence bu entelektüelin görevidir. Çoğu entelektüel, dünyada ve Türkiye’de; karmaşık olan dünyayı basitçe anlatmak yerine en basit şeyleri karmaşık anlattığı için ortalığı karıştırıyorlar.

*Zaten son dönem “konuştuğu gibi yazan yazarlar” daha çok seviliyor. Ekranda ya da günlük hayatta kurduğunuz dile yakın bir üslupla yazdığınızda okur mutlu oluyor… Neyse… Habertürk’ten ayrıldıktan sonra Artı Bir TV’ye geçtiniz. Programınız “Kırmızı Telefon” nasıl gidiyor? Artı Bir TV, arkasında büyük bir kartel olmamasına rağmen izlenen programların yer aldığı bir kanal oldu? Artı Bir muhalif bir kanal mı sizce?

Ben, Artı Bir’i muhalif bulmuyorum açıkçası. Artı Bir doğru dürüst habercilik yapıyor. Can Dündar’ın, Canlı Gazete’si mesela şu anda bence Türkiye’nin en iyi akşam haber bülteni. Ve iki tarafı da dinler her zaman. Fakat şu anda olan biteni insanlar anlatmadığı için biz anlatan insanların başında geliyoruz. Yaptığımız iş muhalif gibi görünüyor. Oysa değiliz.

*Tek taraflı yayıncılık yapan çok kanal var çünkü…

Bilimde, gazetecilikte ve sanatta muhalif olunabilineceğini düşünmüyorum. Bence gazetecilik, bilim ve sanat ikiye ayrılır. İyi ve kötü. Bu ideolojik bir şey değil. Siyasi duruşu karıştırmamak lazım. Mesela köşe yazısı yorumdur, haber vermez. Köşe yazısı politik bir şeydir tanım itibariyle. Beni, politik kişiliğimden dolayı, dünya görüşümden dolayı insanlar okurlar. Ben orada haber yazmam.  O yüzden insanlar şunu karıştırıyorlar: “Ya işte tarafsız olman gerekmiyor mu sen gazetecisin” diyorlar bana. Ben gazeteci değilim, o çok zor bir iş. Öyle bir şey yapmaya da niyetim yok. Ben bir akademisyenim. Akademisyen olarak yapmam gereken bir iş var. Akademisyenlik kasaplık gibi, polislik gibi bir iştir. Bir şey üretirsin. Bir servis üretirsin topluma, onun karşılığında da karnın doyar. Çoluğuna çocuğuna bakarsın. Öyle çok abartılacak bir şey değil. Biz araştırma yaparız. Onun sonuçlarını yazarız . O kadar… Bunun dışında siyasi bir kimliğim var, olmak zorunda. Herkesin olmak zorunda. Ben solcuyum, her zaman da böyle oldu. Sendika yöneticiliği yaptım. Amerika’da, Türkiye’de. Parti üyeliğim oldu her zaman. ÖDP ilk üye olduğum partidir bu arada. Şimdi de CHP üyesiyim.

*New York’ta neler yapıyordunuz? Kariyeriniz için gitmiştiniz sanırım…

Doktora öğrencisiydim ben New York’ta… 1997 yılında gittim 2005 yılında döndüm. Orada da asistanlık yaptım. Asistanken de sendika örgütçüsüydüm. Birleşik Otomobil İşçileri Sendikası’nın (UAW) bir kolu olarak biz orada örgütlendik. UAW’nun…Orada sadece örgütçü değildim. Bu senin ilgini çekebilir. Şu an Amerika Hazine Bakanı var ya, Jack Lew… Onunla karşılıklı toplu sözleşmeye oturduk, ben sendikayı temsil ediyordum. Şu anda hâlâ tanırım Jack’i… Sohbetimiz de var. Doları imzalayan adamdır kendisi…

*Epey uzun bir süre New York’ta bulundunuz… Türkiye’ye döndüğünüzde neler değişmişti?

Ben değişmiştim. Türkiye’yi görecek durumda değildim. Çok genç gittim bir kere. 25 yaşındaydım, her şeyden çok korkuyordum. Çok sevdiğim bir hocama öykündüğüm ve onun gibi olmak istediğim için doktora yapmaya karar vermiştim. Bunları sonra fark ediyorsun. O zaman böyle çok daha ulvi nedenler arıyorsun hayatta verdiğin kararlar için. Oysa çoğu zaman savruluyoruz, bir şeye karar veriyoruz… İnsanlar kendi hayat hikayelerini, geriye bakarak; sanki bir mantığın ürünüymüş gibi yazıyorlar. Oysa yaşadığımız hayatlar öyle değil. Ben döndüğümde farklı bir insan olarak döndüm Türkiye’ye. Çok ama çok mutluydum Boğaziçi’nde hoca olduğum için. Çok gurur duyuyordum.  Burada seninle oturduğumuz oda, asistanı olduğum hocamın odasıydı. Bu odada çalışmaya başladım ve hayatta yapmak istediğim bir şeyi yaptığımı hissettim. Ne değişmişti peki? İstanbul’la New York benzer kentlerdir. Öyle her şeyin değiştiğini görmedim. Bir şey çok farklıydı, insanların Türkiye’de çok daha bencil olduklarını fark ettim. O beni şaşırttı. Çünkü Amerika çok daha yardımlaşma kültürünün olduğu, kar yağınca insanın kapısını temizlediği, kafana çarpmasın diye insanların birbirine kapı tuttuğu falan bir yer. Burada herkes, dirsek at, önüne geç halinde… Ben ilk Amerika’dan geldiğimde belediye otobüsüne binemiyordum. Belediye otobüsü geliyor millet itiyor, kakıyor biniyor. Ben “aman onu ittirme, bunu ittirme” derken kalıyordum.

RÖPORTAJIN DEVAMI İKİNCİ SAYFADA...>>

[page_end]

"CAN DÜNDAR'IN HABER BÜLTENİNİ İPLE ÇEKİYORUM"

*Herkes de Amerikalıların çok bencil olduğunu söyler oysa ki… Peki, Can Dündar’la çalışmak nasıl bir duygu… Daha önce çalıştınız mı bilmiyorum ama… Ayrıca kanaldaki diğer transferleri nasıl değerlendiriyorsunuz? Çok iddialı isimler var… Kendinizi nasıl konumlandırıyorsunuz Artı Bir’de?

Ben kanalın icra kurulu üyesiyim aynı zamanda o yüzden o transfer görüşmelerinde hep ben de vardım. Yavuz Oğhan, Can Dündar, Mirgün Cabas, Özgür Mumcu, Pelin Batu…Bütün görüşmeleri Altan Ertürk’le birlikte yaptık. O arkadaşlar da kanal için yapılması gereken şeye inandılar. Ama beraber çalışma olarak ben sürekli Can’la ya da Yavuz’la çalışmıyorum. Ben bir program yapıyorum orada bazen de toplantılar yapıyoruz. Hepsi çok sevdiğim ve saydığım arkadaşlar ve şu anda kanalı Yavuz Oğhan yönetiyor. Ama şunu biliyorum arkanda büyük bir holding olmadan, doğru dürüst ve samimi haberler yapmak çok zor. Kanalda büyük bir ekip var aslında, 165’in üstünde insan var. Öyle amatör falan değil gayet profesyonel. Herkes elinden geleni yapıyor, yoruluyor.  Açıkçası, akşam 19:00’dan hemen önce, çok sevdiğim bir diziyi bekler gibi heyecanlanıyorum Can’ın haberlerini iple çekerken. Ve bu çok güzel bir duygu: “"Aa, evet; ben bu haberi izleyeceğim ve bana neler olup bittiğini anlatacak." Artı Bir'i ben böyle değerlendiriyorum.

*Sizin programınıza gelirsek…

“Kırmızı Telefon”da galiba en zorlandığım şey dinlemek.  Annem aradı geçenlerde program arasında,“Evladım biraz daha az konuş, konuklar konuşsun” dedi. Ahmet Hakan ya da Mirgün Cabas gibi bu işi iyi yapan insanlar çok güzel soruyorlar, dinliyorlar ve idare ediyorlar konuşmayı. Benim herhalde daha çok anlatmaya ihtiyacım olduğundan biraz fazla konuşuyorum.

*Belki eğitmenliğinizden gelen bir durumdur bu. Eğitici olmaya çalışmak…

Olabilir… Ama belki gevezelikten de olabilir. (Gülüyor)

Deneme*Ben öyle algılamıyorum. Onu söyleyeyim… Örneğin ben  Woody Allen’a bile geveze olarak bakmıyorum.

Karşılaştırdığın insan Woody Allen’sa zaten mesele bitmiştir.

*Woody Allen’a bile dedim…

“Ona bile demiyorum sana niye diyeyim” diyorsun yani. (Gülüşmeler) Neyse, “Kırmızı Telefon”u çok seviyorum. Çünkü izleyiciyle açık bir ilişkiye giriyor program. Benzeri programlarda olmayan bir şey bu. Diyorum ki, “bir şeyden korktuğumu, çekindiğimi düşünüyorsan ara. Doğrudan bağlan bana. İster bakan olan ister sade vatandaş, direkt arayabilirsin.” Twitter’dan zaten insanların yazdıklarını hiç sansürlemeden, -küfür hariç- ekrandan akıtıyoruz. Bir de önümdeki telefonu lap diye arayabiliyor, “laf sokup, atarlanabiliyorlar.” 

*Her zaman hazır mısınız her şeye yoksa kalecinin penaltıda hissettiklerini mi yaşıyorsunuz?

O kadar büyük bir heyecan olmuyor ama bir heyecan var tabii. Bir de insanlar geliyorlar o programa.  Birkaç gün önce Meclis’teydim. Biliyorsun muhalefet kulisini MHP, CHP ve BDP birlikte kullanır. Aynı iki dakika için iki MHP’li vekille sarıldık öpüştük, sevdiğim insanlar. Onların yayında iki BDP’li vekille ve CHP’lilerle…Yani önemli olan insanı sevmek. Ben fikriyatından bağımsız severim insanları, kötü insan olmadıkları sürece. Mesela basında yalan yazan köşe yazarları var. Bildiğin yalan yazan… Onları sevmem, sohbet de etmem. Ama çok azdır zaten bunlar. İnsanı sevmeyi öğreten bir aileden geliyorum. Fikri siyasi ya da idelojik duruşundan bağımsız olarak… Boğaziçi’ndeki ortamda da bize bunu öğrettiler. Yani herkesi olduğu gibi kabul edeceksin, sohbet edeceksin, tartışacaksın… O yüzden birbirinden farklı insanların iyi geçindiği bir yerdir burası. Bu da bence programa yansıyor. O yüzden Büşra Ersanlı’yla Mehmet Baransu aynı programda karşı karşıya benimle beraber olabiliyor.

BÜŞRE ERSANLI VE MEHMET BARANSU AYNI PROGRAMDA

*Demek ki güvenebiliyor insanlar size

Ben Büşra Ersanlı’nın cezaevindeki görüşçüsüydüm. Benim adım yazılıydı orada arkadaş olarak. Mehmet Baransu böyle bir insanın programına çıkıp ona güvenebiliyor. Bu güveni sağladığın zaman için rahat ediyor. Nasıl rahat ediyor? Birincisi yalan söylemeyeceksin hiçbir zaman, ikincisi için dışın bir olacak, üçüncüsü kimseyi aşağılamayacaksın. Kimseye tetikçi demeyeceksin,  gerizekalı, kuş beyinli demeyeceksin. Hakaret etmeyeceksin. Rejim ne kadar baskıcı olursa olsun, tartışma ortamımız ne kadar az gelişmiş olursa olsun; insanın yaratıcılığı bunun önünden koşturmak zorunda.

*Siz akademisyen ve gazeteci olarak aynı zamanda bir İstanbul sakinisiniz. Seçimlerde belediye başkanlığı için aday olup ve de seçilseniz İstanbul’da neleri değiştirirsiniz? Üç şey, mesela… 

Öncelikle böyle bir niyetim ve isteğimin olmadığını söylemek isterim.

*Olduğunuzu düşünün…

Bir yurttaş ve İstanbul sakini olarak bence birinci ve önemli şey ulaşım. İnsanlar İstanbul’da uyuyorlar ve çalışıyorlar. Çünkü yaşayacak zamanları yok. Moskova’dan sonra dünyanın en kötü trafiğine sahip şehiriz. AK Parti’nin en büyük başarısızlığı; neredeyse çeyrek yüzyıldır yönettiği İstanbul’da ulaşım sorununu çözememesi. İlk yapılması gereken bu… İkincisi; kent soluk alamıyor. Bakın burada yeşil görüyorsunuz ama İstanbul’un çoğu yeri kel. Yapılması gereken şey kuzey ormanlarını korumak ve aşağıya doğru o ormanın, İstanbul’un güneyine doğru büyümesini sağlamak. Bu yüzden bundan sonra İstanbul’a tek bir bina yapılmaması lazım. Bunu sağlarım. Üçüncüsü: Dünya ekonomisinin dinamosu yaratıcı sektörler artık. Endüstriye dayalı kapitalizm bitti. Şöyle düşün; dünyanın en iyi ayakkabısını üretirsin ama onu markalaştıramazsan satamazsın. Yaratıcı sektörler de sanat ve bilimin kesiştiği, geliştiği, uçtuğu yerlerde olur. Şu anda artık şehirlerin çevresinde örgütlenen ekonomilerden bahsediyoruz. İstanbul’un sanat, kültür ve bilim dünyasını uçurman gerekir. Ama bir bakıyorsun Emek Sineması’nı yıkıp AVM yapıyorlar, müziğin kalbi AKM beş yıldır kapalı. Kongre merkezi yapıyorlar ama sünnet düğünleri için. AK Parti kültür, sanat ve bilim politikasında tam anlamıyla iflas etti ve İstanbul’u Türkiye’nin yaratıcı sektörlerine, fikir heyecan, ilginçlik yaratacak bir merkez olmaktan çıkardı. Bunu yerine yerleştirmek lazım. Çünkü çok yaratıcı bir yer burası ve onu ortaya çıkaracak bir şeyler lazım.

*Nasıl olur bu peki?

Doğru düzgün festivalimiz yok mesela. İstanbul Film Festivali’nin dünyanın en önemli festivali olması lazım ama belediyenin beş kuruş katkısı yok. İki tane binaya logo koyuyorlar sadece. 3 milyon TL’ye falan yapılıyor İstanbul Film Festivali. Gençlik, üniversite festivali gibi. Böyle saçma şey mi olur! Bir kere bunun uçması lazım. Ayrıca İstanbul’da bir sanat fonunun olması lazım. O da nedir biliyor musun? Dünyadan 500 sanatçıyı belirlersin, bir şey istersin. “Kardeş benim kentimle ilgili bir şey yap. Bir heykel yap, romanında geçsin. Ama gel bir sene burada kal. Sana 5 bin euro ayda. Bir de ev. Dolaş, kente katıl.” Düşünebiliyor musun, dünyanın yaratıcı enerjisini buraya getirmek nasıl olur! Ya da mesela bir romancısın. Bir roman araştırma fonumuz var mı?

*Bu yıl yapıldı öyle bir şey… Kültür Bakanlığı, yazarlara roman yazması için katkılarda bulunmaya başladı bile..

Kültür Bakanlığı lütfen hiçbir şeye karışmasın. AK Parti’nin yaptığı işlere artık maalesef güvenemiyorum, yandaşlara rant sağlamak için yapıyorlar. Devlet Tiyatroları’nı, operayı, baleyi kapatıp “sanat kurum” diye şey peydahlamaya çalışan bir iktidardan bahsediyoruz. 

*”Sol dışında hiçbir partiye oy vermem, yerel seçimde oyumu CHP adayına vereceğim” demiştiniz… Bu kararınızda bir değişiklik oldu mu? Bu TMSF meselesi ve Mustafa Sarıgül hakkında ne düşünüyorsunuz? 

TMSF, Mustafa Sarıgül’e saldırmanın bir yolu. TMSF, biliyorsunuz Şişli Belediyesi’nin hemen karşısında. TMSF’nin oturum iznini Sarıgül verdi, ondan gelip izin aldılar o binaya girip çalışmak için. 16 senedir Mustafa Sarıgül orada, bina karşıda, bir ıslık mesafesinde. Sarıgü’lü 15-16 senedir bulamamışlar, şimdi, seçimden iki ay önce “borcun var her şeyini alırız” diyorlar.  Buna kim inanır! Çok büyük bir siyasi ayıp bu. AK Parti deme ki bu kadar düştü ki, bu tür oyunlara giriyor diyor insan. Mustafa Sarıgül’ün kazanması, İstanbul’un başına gelecek en güzel şey olacak.

RÖPORTAJIN DEVAMI ÜÇÜNCÜ SAYFADA...>>

[page_end]

“ARTIK KÖŞE YAZARLARI İKİYE AYRILIYOR”

*Günlük gazetelerin durumu ortada. Hasan Cemal gibi Nuray Mert gibi yazarlar internette yazıyorlar. Ne yazık ki yazılı basında yoklar artık. Bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Artık köye yazarlığı ikiye ayrılıyor. Bir Ak Parti’nin köşe yazarları var. Bunlar doğrudan AK Parti’yi savunmak için var olan ve o fonksiyonla yazan insanlar. Bir de AK Parti’nin  onlarca “Ulus” gazetesi var. Biliyorsun eskiden CHP’nin “Ulus” gazetesi vardı ve parti sözcülüğünü, borazanlığını yapardı. CHP, iktidarı kaybedince “Ulus” diye bir şey kalmadı. Genel seçimde AK Parti iktidarı kaybeder kaybetmez, Star, Sabah, Yeni Şafak gibi gazetelerin var olma koşulları ortadan kalkacak. Belki Yeni Şafak devam edebilir. Ama Sabah, Star gibi artık manşeti bile koordineli olarak atan ideolojik aygıtlar ortadan kalkacak. Şu anda bildiğim kadarıyla 5.6 milyon gazete çıkıyor her gün Türkiye’de. Bunun 1 milyonu havada uçuyor. “Cemaat”ten  1 milyon kişi gidip gazete almıyor. 20-25 bin satar bayide. Onun dışında iş adamı alıyor, bin kişiye dağıtıyor… Böyle bir tiraj. Bir de AK Parti’nin ve çevresindeki iş adamlarının finanse ettikleri 1 milyonluk tiraj var. Günde 2 milyon gazete boşa basılıyor.  Türkiye’de aslen 3 milyon gazete satılır. Ayrıca basılı gazete 10 sene sonra ortadan kalkacak. Hürriyet 600 binden, 500 bine düştü. 400 binden 300 bine gidiyor. Radikal 100 binden 25 bine düştü. Bir süre sonra bence basılmasına da gerek kalmayacak.

*Nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz?

Nasıl bir dünyada yaşıyoruz biliyor musun artık, oğlum üç buçuk yaşında. Biz evde televizyonu projeksiyonla perdeye yansıtıp öyle izliyoruz. Yürümeye başladığında, perdeye gitti, telefonda sayfa değiştirme haraketi var ya, onu yaptı kanal değiştirmek için. Böyle bir kuşak geliyor. Bunların kağıtla falan işi olmayacak.

*Yazılarınızda “CHP kürt sorununu çözecek tek parti” tezini savunmuştunuz. Kısaca nasıl çözülür bu sorun?

Tek parti çözemez bu sorunu. BDP olmadan çözülemez fakat bu ancak CHP ve onun sosyolojik tabanıyla mümkün olur. Çok basit aslında… Kürtlerin istedikleri şey belli. Birincisi kendilerini yönetmek istiyorlar. Hepimiz gibi. Açıkçası benim valim, vali Mutlu olsun istemiyorum. Ve ben seçmek istiyorum bu İstanbul’u yönetecek mülki amiri. Ankara’dan bir içişleri bakanı atansın istemiyorum. Kürtler de Diyarbakır valisini seçmek istiyorlar. Budur. Benim çocuğum Türk… Türkçe eğitim görmek zorunda. Çünkü annesinden, babasından Türkçe öğreniyor. Rojbin de Kürt. Annesinden,  babasından Kürtçe öğreniyor. Önemli olan, çocuklara kerrat cetvelini öğretmemiz. Ona İngilizce bir şey demişsin, çarpım tablosu demişsin, Arapça kerrat cetveli demişsin fark etmez. 

Deneme

*Ana dillerini kullanabilmek, kendi müziklerini dinlemek, kendi politikacılarıyla buluşmak istiyorlar sonuçta..

“Kürtler Türkçe eğitilmeli” dendiği için bu ülkenin yaratıcı insan potansiyelini ortaya çıkartamıyoruz. Efektif olarak kız çocuklarını okula göndermemekle, Kürtleri Türkçe eğitmeye çalışmak aynı derecede yanlış ve ayıp. O yüzden bunlar çözülmeyecek meseleler değil, çünkü Kürtler ne istediği biliyorlar. 

"ÖZAL'A ARTIK KIZMIYORUM"

*”Özalı 90’lı yıllarda sevmezdim çünkü solcu bir aileden geliyordum. Ama bugün bakıyorum çok doğru işler yapmış” demiştiniz. Nasıl bu algıya geldiniz? Neydi Özal’ın yaptığı doğru işler? Kürt sorununa ilişkin katkılarını mı kast ettiniz?

O da var. Çünkü Kürt sorununun korkmadan konuşulmasını sağlayacak adımlar attı. Ben 1990 senesinde Sayım -neredeyse çeyrek yüzyıl olmuş- şu aşağıdaki sınıfta otururken ve Türkiye siyaseti konuşurken Kürt diyemezdik. Bir kıza ya da bir oğlana aşık olduğunu söylemeden önce böyle bir heyecanlanırsın ya; işte Kürt demeden önce heyecanlanırdık. Yarımız söylerdik, yarımız söyleyemezdik. Bu durumdaydık. Özal sayesinde bu değişti demiyorum ama bir katkısı oldu. Ekonomik sistemine gelince. 24 Ocak Kararları olsun, liberal savruluşlar olsun o konuda Özal baştan sona yanlış bir ekonomik politika gütmüştür. Ancak Türkiye’yi dünya sistemine entegre edebilmenin yolunu da açmıştır. Çünkü tek başına artık gelişemezsin. Dünya sisteminin bir parçası olmak zorundasın. Onu ya sağlıklı bir şekilde kurarsın ya da İran gibi sağlıksı bir şekilde. Türkiye daha sağlıklı bir şekilde kurdu bence bunu. Ayrıca bürokrasideki atıllığı bir parça düzeltmeye çalıştı, daha efektif daha atılgan daha akıllı bir bürokrasi oluştu. Boğaziçi mezunları bizim zamanımızda bürokrat olmak istemezdi şimdi istiyorlar. Ve bunun da Özal’ın yaptıklarıyla alakası var. Ama bu lafımı çok da büyütmeye gerek yok…  Açıkçası Özal’a eskiden kızardım, artık kızmıyorum.

*Esad’ın yaptığı işkenceler ortaya çıkınca neler hissettiniz? O zaman “Ahmet hakan’ın dediği gibi “ne işe yarıyor MİT aracılığıyla gönderilen silah dolu tırlar”  sizce?

Suriye iç savaşına müdahil olduğumuz için o iç savaş kontrolden çıktı. Şöyle diyor insanlar, “ama bir diktatöre karşı ölümüne savaşmak lazım”… Hayır, ben çocuğumun demokrasi için ölmesini istemem, ben de ölmek istemem. Mümkünse demokrasi insanların ölmeden sahip oldukları bir şey olsun. Ve mümkünse demokrat zihniyetteki insanlar insani yaratıcılıklarını kullanarak o rejimi ortaya çıkarsınlar. Şiddet sarmalına, kategorik olarak şiddete karşıyım. Pasifistim… Suriye’demi iç savaşa, hele hele kardeşler birbirini öldürsün diye benzinle katılmak korkunç. O akan kanın tek bir mermisi benim vergimle ödeniyorsa, ben o parayı Erdoğan’a helal etmem. CIA’le, MOSSAD’la karşılaştırılıyorsun şu anda. Benim ülkemde CIA, MOSSAD gibi operasyon çeken çirkin kurumlar olmamalı. 

"CEM KÜÇÜK BİR YALANCIDIR BİR DAHA ELİNİ SIKMAM"

*Yeni Şafak’tan Cem Küçük, üniversitenin yazılarınızdan rahatsız olduğu konusunda ciddi anlamda iddialarda  bulundu… Ne diyorsunuz? Okulla aranızda bir sorun var mı?

Cem Küçük bir yalancıdır. Boğaziçi’nde bir akademik yöneticinin, bir dekanın, bir senato üyesinin, bir rektörün ya da bir rektör yardımcısının gerçekten onu yazdığını kanıtlasın, ben yarın üniversiteden de, Radikal’deki işimden de çekiliyorum. Cem Küçük bir yalancıdır. Bir daha yüzüne bakmam, elini de sıkmam. 

*Programınıza da katılmıştı Cem Küçük…

Evet, programıma çağırdım, gazeteci olduğunu zannettiğim için. Büyük bir hataydı. Elini sıktım. Hatta bizim ekipten arkadaşlara “Koray bey beni neden çağırıyor, be”onur duyarım katılırsanız programıma” diye. Bir ay sonra yazdığı şey bir yalan. Neymiş efendim; üniversite çok rahatsızmış benim yazdıklarımdan falan. Ben bu yazıyı okumadım. Sabah telefonum çaldı, hafta sonu… Rektörümüz Gülay hoca aradı.  “Koray bey, yazıyı okudum inanılmaz bir şey. Böyle bir şey olamaz” dedi. “Ne oldu hocam?” dedim. Anlattı yazıyı. Sonra dedi ki, “eğer fikirlerinizi yazmazsanız Koray hocam, o zaman ben sizi uyarırım. Bu zamana kadar yazdıklarınızın hepsinin altına imzamı atıyorum. Bundan sonraki yazacaklarınızın da. Bu okul size çok güveniyor. Rektör yardımcımla konuştum, senatodaki yardımcımla konuştum.  Lütfen rahat yazınız. Böyle bir şey Boğaziçi Üniversitesi’nde olmaz” dedi. Peki Cem Küçük neden yalan söylüyor konusuna gelelim… Bir kere yazısında bahsettiği “Boğaziçi yöneticisi” tabiri başlı başına yanlış. Boğaziçi yöneticisi diye bir şey olamaz. Burası bir şirket değil. “Zaten baştan, bir zamanlar bana doçentlik teklif ettiler kabul etmedim”  demişti ya Hasan Celal Güzel… O da yalan, Cem Küçük’ün yazdıkları da yalan. Zaten Sevilay Yükselir, Cem Küçük, Rasim Ozan Kütahyalı tipi gazetecilik ortadan kalkacak… 

*Neden ve nasıl olacak bu söylediğiniz?

Bu isimleri yaptığı dönem gazeteciliği, tetikçilik… Yalanı dolanı yazarlar. Ve sana iddia ediyorum; Recep Tayyip Erdoğan başbakanlığı kaybettiği ilk gün Rasim Ozan Kütahyalı’nın yazacağı yazı “ben ona demiştim”le başlayacak ve CHP’ye yanaşıp “ben zaten İzmirliyim, laikim” diye yazmaya başlayacak. Çünkü entelektüel birikim ahlaki bir duruşla tamamlanır. Bu insanlarda bu yok.

*Sizin çok farklı kesimlerden gazeteci, yazar dostlarınız var bildiğim kadarıyla..

İskender Pala, Nihal Bengisu, Mustafa Akyol… Bu isimler benim arkadaşlarım ve ayrı dünyaların insanıyız. Her zaman da güvenirim. Hepsinin yüzüne söylerim, arkalarından konuşmam. Mustafa Suriye’deki savaşı destekler, “al sana” derim, oyuncak bir tank hediye ederim. Ben böyle biriyim, ama bu ismini tekrar anmak istemediğim insanlar demokratik tartışmayı hak etmiyorlar.

*Son olarak Artı Bir’e tekrar geliyorum… “Muhalif değil, doğru düzgün habercilik yapan bir kanalız” dediniz… Bunu biraz daha açsak… Çünkü son dönemlerde pek çok haber kanalı güvenirliliğini yitirdi. Artı Bir bu açıdan bakıldığında nasıl bir yerde duruyor?

Bence televizyonları tamamen iyi tamamen kötü diye değerlendirmemek gerekir.  Mesela NTV’de Mete Çubukçu vardır, Türkiye’nin en iyi gazetecilerinden biridir. Müthiş programlar yapar. CNN Türk’te Ahmet Hakan’ın programı Türkiye’nin en iyi tartışma programıdır. Şirin Payzın harika bir gazeteci. Bence CNN haberi hâlâ iyidir. Kötü olduğugnu söylemek için vicdansız olmak lazım. Tabii ki daha iyi olabilirler. Ama Artı Bir kadar özgür haber yapamıyorlar onu biliyorum. Yapmak isterler ama… Artı Bir’deki gazeteciler kadar iyi gazeteciler onlar da, fakat şu anda medyanın durumunu biliyorsun. Bir şey yazmadan önce yazdığım mecraya zarar verir miyim diye düşünüyorsun.  Başbakan mitinglerde, dünyada köşe yazarlarına, savcılara atarlanan mitinglerde tek başbakan. Nuray Mert Türkiye’nin en önemli yazarlarından biri. Akademisyendir, o da siyaset doçenti biliyorsun. Kalkıp Nuray Mert’e “namert” demek falan, bunlar olacak şeyler değil. Nuray Mert başörtüsü sorununda siyasi İslam’ın kendini ifade hakkına kadar bütün imtihanları iftiharla geçmiş biridir. Ona rağmen bunu yapıyor. Nuray Mert son şanslarıydı. Zaten Nuray Mert işini kaybettikten sonra düşüş başladı. O zaman da “Nuray Mert son şansınızdı” diye bir yazı yazmıştım. Nuray Mert’ten sonra AK Parti baş aşağı gitmeye başladı…